İlker Başbuğ, Yargıtay'daki Ergenekon davasında 33 sayfalık ifade verdi

Genelkurmay Eski Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde dün başlayan 274 sanıklı Ergenekon davasının temyiz inceleme duruşması bugün de sürüyor. İkinci günde ilk savunmayı yapan İlker Başbuğ, "Türkiye bu halde...

İlker Başbuğ, Yargıtay'daki Ergenekon davasında 33 sayfalık ifade verdi

Genelkurmay Eski Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde dün başlayan 274 sanıklı Ergenekon davasının temyiz inceleme duruşması bugün de sürüyor. İkinci günde ilk savunmayı yapan İlker Başbuğ, "Türkiye bu halde...

07 Ekim 2015 Çarşamba 14:24
İlker Başbuğ, Yargıtay'daki Ergenekon davasında 33 sayfalık ifade verdi
banner203
Genelkurmay Eski Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde dün başlayan 274 sanıklı Ergenekon davasının temyiz inceleme duruşması bugün de sürüyor. İkinci günde ilk savunmayı yapan İlker Başbuğ, "Türkiye bu halde iken, bugün ben neden Yargıtay’dayım?" diye sordu.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ndeki temyiz duruşmasının görüşülmesine dün başlanmıştı. Temyiz duruşmasının ilk savunmasını Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek verdi. İlk duruşmada 7 kişi ifade verdi. Dünkü savunmada son savunmayı Alparslan Arslan’ın avukatı yaparak müvekkili için tahliye kararı istemişti.

Bugün devam eden duruşmada ilk savunmayı eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ yaptı. Başbuğ ifadesi sonrasında gazetecilere kısa bir açıklamada bulundu. Gösterilen ilgiye teşekkür eden Başbuğ, “Üç saate yakın konuşma yaptım. Her şeyi konuştum, her şeyi anlattım. Orada söylediklerime ilave edeceğim tek kelime yoktur. Hatta burada edeceğim tek kelime, içeride konuştuklarıma zarar verir.” ifadesini kullandı.

Başbuğ'un kızı ve oğlu da salondaki dinleyiciler arasında bulundu.

İlker Başbuğ'un, Ergenekon davasının temyiz incelemesi için verdiği 33 sayfalık ifadede şu satırlar yer aldı:

“Dün akşam, bu sabah burada yapacağım konuşmanın metni üzerinde çalışırken, daha önce de düşündüğüm bazı sorular, yine aklıma takıldı. Bu sorulara doğru dürüst cevaplarda bulamadım. İlk önce bunları sizinle paylaşmak istiyorum:

-Bugün 7 Ekim 2015. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum nedir?

PKK terör örgütünün eylemleri, Suruç saldırısından hemen sonra beklenmedik şekilde başladı. Daha önce yaşanmamış seviyede devam ediyor. Her gün şehitler veriyoruz. Yüreğimiz yanıyor. Şehit haberlerini takip bile edemiyoruz.

Güneydoğudaki bazı yerleşim yerlerine ilişkin medyaya yansıyan görüntüler vahim ve endişe verici.

Suriye hududunda Türk uçakları ile Rus uçakları burun buruna geliyor.

Türkiye bu halde iken, bu gün ben neden Yargıtay’dayım?

Türkiye ve bizler acaba enerjimizi yanlış yerlerde mi harcıyoruz?

Burada ne yapacağım, ne konuşacağım?

-Özel Yetkili Mahkemelerde başlayan ve sonuçlanan bazı davaların, yerel mahkemelerde yeniden yargılanmaları sürüyor. Bazı davalar ise Yargıtay’da temyiz aşamasında.

Bu sürece olağan bir süreç olarak bakabilir miyiz?

Rutin bir yargılama süreci içinde olduğumuzu kabul edebilir miyiz?

Elbette ki, hayır.

BU SAVCILAR KİM

Neden?

Bu davaların iddianamelerini hangi savcılar hazırladı?

Görevlerinden uzaklaştırılan, suç örgütleri ile ilişkili oldukları ileri sürülen, kimi şuanda tutuklu olan, kimi de yurtdışına kaçan savcılar bu iddianameleri hazırladılar.

İddianameleri hazırlayan bu savcılar kimdir?

145 Osmanlı yöneticisi yargılanmak üzere Malta’ya gönderildi. Soruşturmayı yürüten İngiltere Kraliyet Başsavcılığı; 29 Temmuz 1921 tarihinde, Malta’ya gönderilen Türklerin “eldeki kanıtlarla” yargılanıp cezalandırılamayacağına karar verdi.
Üzülerek söylüyorum; bu iddianameleri hazırlayan kendi ülkemizdeki bu savcılar, bir düşman ülkenin savcısı kadar bile adil olamadılar.

Özel Yetkili Mahkemeler ise bu kararlara imza atan mahkemelerdir.

Bu mahkemeler AYM’nin ihlal kararlarının üzerine alelacele kapatılan mahkemelerdir.

Bu mahkemeler neden kapatıldı?

Görevleri bittiği için mi? Yoksa işledikleri hukuk cinayetleri ayyuka çıktığı için mi?

Bu mahkemelerin hakimlerine ne oldu?

Bazıları görevlerinden uzaklaştırıldı, bazıları suç örgütü içine sokuldu, bazıları da tutuklandı. Bu savcıların ve hakimlerin aldıkları kararların hukuk değeri taşıdığını söyleyebilir miyiz?

Bu iddianameler ve kararlar üzerinden hareket ederek, davaların yeniden yargılanmasını veya temyizini yapmak ne kadar adil ve doğru bir durumdur?

Türkiye ve 16. Ceza Dairesi olarak sizler bir ilkle karşı karşıyasınız. Böyle bir durum Türkiye’de daha önce yaşanmadı.

Bu duruma olağan ve rutin olarak bakılması mümkün müdür? Hayır. O zaman biz burada ne konuşacağız?

16. Ceza Dairesi olarak, bir ilkle ve aynı zamanda tarihi sorumluluklarla karşı karşıyasınız. Sizlerin; bu tarihi sorumluluktan başarı ile çıkacağınıza ilişkin inancımı korumak istiyorum.
-Yaşanılan bu sürecin olağanüstü olduğuna dair diğer bir soruya da değinmeden geçemeyeceğim. 2011 yılı başlarında, bir savcı hazırladığı iddianame ile bizim müebbet hapisle cezalandırılmamızı talep etti. 13. Ağır Ceza Mahkemesi de bu talep çerçevesinde bize bu cezayı verdi. Dün, burada, verilen cezalar tekrar okundu.

Neredeyse daha dört yıl geçmeden; bu sefer aynı adliyedeki bir Cumhuriyet Savcısı; aynı konuya 25 Aralık İddianamesinde yer verdi. Bu bölümü burada okumak istiyorum:

“2007 yılında Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan el bombalarından yola çıkılarak hazırlanan Ergenekon terör örgütü dosyası o kadar genişletilmişti ki, cemaat muhalifi olan herkes bir şekilde bu örgütün üyesi olmakla karşı karşıya kalıyordu. 14 Nisan 2009 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genel Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ kamuoyuna bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamada ‘Bazı Cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmektedirler. Hedeflerine ulaşmada, kendilerine büyük engel olarak TSK’yı görmektedirler. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük bir yanılgıdır.’ İlker Başbuğ bu açıklamayı yapmakla cemaatin hedefine girmiştir. Artık kurtuluşu yoktur. Kum saati dönmeye başlamıştır. Pensilvanya’da kalemi kırılmıştır. Süreç işlemeye başlar. Bir şekilde müritler onun icabına bakacaklardır. Tarihi fırsatlar gözetilir. Bir yandan da orduya yerleşilmektedir. İlker Başbuğ’un bu açıklaması orduda cemaate rahat verilmeyeceğinin işaretleridir ve bu engel bir şekilde aşılmalıdır. Paralel cuntanın yargı ayağı faaliyete geçer ve sudan bir sebeple internet andıcı davası adı altında genel kurmay başkanlığı yapmış bir kişi Terör örgütü yöneticiliğinden ve hükümeti düşürmeye teşebbüs suçundan TCK 314/1 ve 312/1 maddeleri gereğince 06/01/2012 tarihinde tutuklanır. Konu hükümet aleyhine kara propaganda yapıldığı iddia edilen internet sitelerinin kurulmasına İlker Başbuğ’un önderlik ettiği hususudur. Bu gün Fetö terör örgütü liderinin güdümündeki internet sitelerinin devlet başkanını, hükümet üyelerini, yargı mensuplarının alenen tehdit etmeleri ve bunu basın özgürlüğü adına yapmaları, nereden nereye geldiğimizin göstergesidir. İlk pervasızlık buradan başlamıştır. Artık cemaat yargı yoluyla her türlü hukuksuzluğu yapabileceğini görmüştür. Özel yetkili mahkemelerdeki hakim ve savcılar yoluyla dilediği kişiyi infaz edebileceğini anlamıştır.

Cemaatin karşısında yer almak neredeyse imkansız gibi idi. Güç sarhoşu olan cemaat ilk büyük infazını İlker Başbuğu tutuklayarak yapmıştır. Toplumun nabzı ölçülmüş, sol kesimler hariç yeterli tepki yoktur, hatta sağ kesimlerden hükümete karşı bir oluşum içerisinde olan bir ordu ve komutanı şeklinde bir suçlama gündeme getirildiği için destek görmüştür. Cemaat süreci iyi okumuştur. Kendi lehine değerlendirmiştir.” Şimdi, bugün biz burada ne söyleyeceğiz, ne yapacağız?

SORUMLULUĞUM ŞEHİTLERE KARŞI

Aslında, bu sözlerden sonra benim konuşmamı sonlandırmam, başka söz söylememem lazım. İşte burada çok düşündüm. Nasıl hareket etmeliyim?

Ben, Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanıyım. Emekli olmuş olsam da bazı sorumlulukları hala taşımaktayım. Birinci sorumluluğum; bu süreçte hayatlarını kaybedenlere yani bu davaların şehitlerine karşıdır. İkinci sorumluluğum; bu davalar süresince özellikle Beşiktaş Adliyesinde ifade verirken, kendilerini kendi topraklarımızda, yani Türk topraklarında; “yabancı bir ordunun askeri gibi” hisseden, bu acıyı yaşayan, arkadaşlarıma karşıdır. Bu acıyı kimse unutturamaz. 11 Şubat 2011 günü Silivri’de Balyoz Davası duruşması sonunda yaşatılan acıyı da kimse hafızalarımızdan silemez.

Üçüncü sorumluluğum; tarihe karşıdır. Belki bugün Türkiye’nin ve Türk Milletinin bu davalar karşısında yorulduğunu söylesek, pek yanlış olmaz. Ama, ileride mutlaka birileri bu dönemin tarihini sebep ve sonuç ilişkilerine dayanarak yazacaklardır. İşte onlara yardımcı olmayı da bir görev olarak kabul ediyorum.

Dördüncü sorumluluğum ise; TSK’ne karşı yapılan bu komploların planlayıcı ve icracılarının yakalanıp, ortaya çıkarılıp, adil şekilde yargılanmalarını sağlamaktır. Bu olmadan, bu davalar, bu süreç bitmez. Bu nedenle, olayların büyük bir kısmını bire bir yaşayan birisi olarak bu komplolara ilişkin değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak mecburiyetindeyim.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler; vereceğiniz hüküm sadece “usul” ile sınırlı olursa bu çok yetersiz bir sonuç olur. Sadece “usul” ve “esas”la yetinilirse, bize göre yine yetersiz olur. Bizim düşüncemiz, vereceğiniz hüküm bir üçüncü boyutu da içermelidir. O boyutta; komplolara ilişkin ortaya konulan hususların suç duyurusuna dönüştürülmesine yönelik olarak, Yüce Mahkemenizin yönlendirici bir rol oynamasıdır. Bütün bu değerlendirmeler ışığında, bugün burada taşıdığım sorumluluklar çerçevesinde konuşmamın uygun olduğunu düşündüm. Burada söyleyeceklerim asla savunma amaçlı değildir ve o şekilde de algılanmamalıdır.

Sözlerim; daha önce ifade ettiğim gibi tarihe not düşmeye ve kumpasları planlayan ve uygulayanlar hakkında suç duyurusunda bulunmaya yöneliktir.

Konuşmama şu soru ve soruya verilecek cevap ile devam etmek istiyorum:

NEDEN TSK HEDEF ALINMIŞTIR?

26 Ağustos 2006 günü Kara Kuvvetleri Komutanı oldum. Yapılan devir ve teslim töreninde, kendimi şu sözleri söylemeye mecbur hissetmiştim: “Her zaman olduğu gibi, Türkiye üzerinde dış ve iç kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu kesimler projelerinin önündeki en önemli engel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni görüyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasete müdahale ettiğini ifade ederek, Silahlı Kuvvetleri’nin özellikle milli güvenlik açısından anayasal düzenin üç temel niteliği olan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete karşı yapılan saldırılara karşı kayıtsız kalmasını istiyorlar.”
Bu sözlerim neye dayanıyordu?

Anayasanın 5. Maddesine dayanmaktadır. Bu madde Devletin temel amaç ve görevlerini tanımlamaktadır. Bu madde de, çok bilinen ve üzerinde durulan bir madde değildir. TSK Devletin anayasal bir kurumudur. Dolayısıyla bu maddede yer alan hususlar TSK’ni de ilgilendirmektedir. Devletin korunması gereken temel amaç ve görevleri başında neler bulunmaktadır?

Türk Milletinin bağımsızlığını, Türk Milletinin bütünlüğünü, Ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak ve Kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Devletin temel amaç ve görevlerini yerine getirmek üzere, Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin ana eksenini ulus devlete dayandırmışlardır:
Ulus devlette; sınırları çizilen bir toprak parçası vardır. Devlet, bu coğrafya üzerinde egemenlik hakkına sahiptir. Aslında, egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir. Ulus devlet ırk, din ve mezhep temeline dayanmaz. Ulus devlette anayasal vatandaşlık vardır. Ulus devlette, vatandaşlar ortak değerlere ve ideallere sahiptir. ABD dünyanın en güçlü ulus devletidir. Aslında ulus devlet yapısı, ABD’ni dünyanın en güçlü devleti yapmıştır.

-Türkiye’nin ulus devlet yapısına yönelik, Cumhuriyetin ilk günlerinden beri iki tehdit olmuştur. Bunlar; etnik milliyetçilik ve laiklik karşıtı hareketlerdir. Her zamanda, bu iki tehdit dışarıdan destek görmüştür. Kürt etnik milliyetçiliği ne zaman başladı ve ne sonuçlar doğurdu, bunların ilk önce doğru anlaşılması gerekir. Osmanlı İmparatorluğunda; Türkiye, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtler, Osmanlının hükümranlığı altında, Osmanlı topraklarında yaşıyorlardı. Kürt etnik milliyetçiliği, Osmanlı Kürtlerinin 20. Yüzyılın başında, kendi iradeleri dışında, büyük devletlerin uyguladığı Ortadoğu politikası neticesinde, üç devlet arasında, yani Türkiye, Irak ve Suriye’nin bölünmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu yapılanma, Türkiye açısından bir iç ve dış güvensizlik ortamı yaratmıştır.

Irak ve Suriye’de günümüzde yaşanmakta olan gelişmeler, Kürtleri artık o bölge siyasetinin yarı-devletleşmiş veya kilit aktörü haline getirmiştir. Bu gelişmeleri, kendi milli güvenliği açısından, iç ve dış güvensizlik sorunu olarak gören, Türkiye’nin olası Kürt devleti veya devletlerini engellemeye çalışması doğru anlaşılmalı ve doğru okunmalıdır. Bu konudaki Türkiye’nin endişeleri dikkate alınmalıdır. Olası Kürt devleti veya devletleri ile birleşmeyi bu gelişmelere bir çözüm olarak düşünenler ise, böyle birleşmelerin diğer bölge devletleriyle, Irak ve Suriye gibi devletlerle savaşma riskini doğurabileceğini ve Türkiye’nin siyasi yapısının da, federal yapıya geçmeye zorlayacağını böyle bir sonucun ise Türkiye’yi daha da fazla zayıf kılacağını görmezlikten gelmektedirler.
Türkiye, 1984 yılından beri PKK terör örgütü ile mücadele etmektedir. TSK yürütülen bu mücadeleyi şu stratejiye dayandırdı: Terörle mücadele devlete ait bir görevdir. Bu mücadele devlet tarafından topyekun şekilde, milli gücün bütün unsurları kullanılarak, koordineli ve etkin şekilde yürütülmelidir. Başta ABD olmak üzere uluslararası güç özellikle Irak’taki gelişmeleri de dikkate alarak, Türkiye’ye PKK terör örgütünün etkisizleştirilmesi için “siyasi çözüm”ün uygun olacağını ifade ediyorlar. TSK ise yaşanılan sorunu hiçbir zaman “siyasi sorun” olarak görmedi. Sorun, “terör sorunu” idi. “Siyasi Çözüm”ün önündeki temel engel, elbette TSK idi. Zaten bu önemli noktayı; örgütün lideri şu sözleri ile ortaya koymuş idi: “Ben Türk Ordusunu yenemem, Türk Ordusu çok güçlü. Türk Ordusunu yenemesem de öyle bir yüksek fatura çıkartırım ki, belirli bir konjonktür gelir, masaya oturmaya mecbur bırakırım.

Hiçbir demokratik yoldan işbaşına gelmiş iktidar benimle masaya oturamaz. Bunu başta asker engeller.” O zaman, TSK halkının gözünde itibarsızlaştırılmalı ve sesi kesilmeliydi. Peki “siyasi çözüm” ile istenilenler nedir? PKK, ulus devlete karşıdır. KCK sözleşmesinin önsözünde şöyle yazılmıştır: “Ulus devlet sistemi 20. yüzyılın sonlarına doğru toplumsal gelişmenin, demokrasi ve özgürlüklerin önünde en ciddi engel durumuna gelmiştir. Çıkış yolu; Demokratik Konfederatif Sistem’dir.” Bu nedenle, PKK’nın Türkiye’den istediklerinin başında; yapılacak bir anayasal reform ile “Kürt kimliği” nin anayasal olarak tanınması gelmektedir. Başlangıçta bu istek bazılarına çok doğal olarak gelebilir. Ancak, basit gibi görülen isteğin altında, esasen Türkiye’nin “iki milletli” bir devlete dönüştürülmesi yatmaktadır. Yani, ayrılıkçı Kürtlerin ayrı bir millet olma iddiasıdır, asıl gerçekleştirilmek istenilen. Biliniz ki, ayrı bir millet olma iddiasını, ayrı bir siyasal egemenliğe sahip olma iddiası takip eder. Başımızı kuma gömmeyelim, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı büyük sorunun arkasında; temelde iki ayrı millet olma iddiası ve davası yatmaktadır. Ayrı millet olma iddiası ayrılıkçı düşüncenin tepe noktasına ulaştığını göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ebedi başkomutanımız Mustafa Kemal
Atatürk ise çözümü; Türk Milletini şöyle tanımlayarak ortaya koymuştur: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına Türk milleti, denir.”

Peki, PKK siyasi çözüm kapsamında başka ne istemektedir? Uluslararası Kriz Grubu Türkiye Direktörü 1 Aralık 2014 günü bir gazetede çıkan röportajında bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Kandildekiler bağımsız Kürdistan fikrinden vazgeçme konusunda çok daha az hevesliler. Gelecekte, Türkiye’nin güneydoğusunu kendilerinin yöneteceğine dair bir düşünceleri olduğunu anlıyorsunuz. Evet, bu demokratik özerklik bir anlamda.” Bazıları ise, demokratik özerklik yerine AB’nin “Yerel Yönetimler Şartı”nın uygulanmasını istediklerini ileri sürmektedirler. Avrupa Birliği’nin ileri sürdüğü “Yerel Yönetimler Şartı”nın Demokratik özerklik ile hiçbir benzerliği yoktur. Demokratik özerklik, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi yasama, yürütme ve yargı erklerine sahip bir federe devlet statüsüdür.
Bu statü, Anayasanın üniter devlet yapısına aykırıdır. Bu konuda, şunu da hatırlatmakta yarar var;

Egemenliğin, örneğin özerklik uygulanmasının, bölgesel bir grupla paylaşılması kararını, o bölgesel grup kendi başına veremez. Çünkü, böyle bir karar ülkede yaşayan bütün vatandaşları etkileyecektir. Bu nedenle, bu şekildeki kararlar, ancak o ülkenin bütün vatandaşlarını temsil eden ve olağanüstü durumlarda, ancak “Kurucu Meclis” ler tarafından verilebilir. Boşa hayallere kapılmayın. Türkiye’den istenilenler bunlar ise; elbette buna hep karşı olduk, olmaya da devam edeceğiz. Bu nedenle hedef alınacaksak, hedef alınmaya her zaman hazırdık ve hazır olmaya da devam edeceğiz. Bedeli ne olursa olsun.

-Laiklik konusuna, daha doğrusu laiklik karşıtı hareketlere gelince: Bugün Türkiye’yi bulunduğu bölgede farklı ve güçlü konuma getiren, laik ve demokratik bir ülke olmasıdır.
Buna rağmen bazıları ilk günden beri laikliği din karşıtı olarak topluma anlatmaya çalışmış ve TSK’ni de hep din karşıtı olarak göstermeye gayret etmiştir. TSK bugüne kadar hiçbir zaman din karşıtı olmamıştır, sadece; Anayasanın 24. maddesinde yer aldığı şekilde, “siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfus sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmesine, kötüye kullanılmasına” karşıdır.

2002 yılında ABD’de iktidara gelen yeni muhafazakar (neo-con’lar) Ortadoğu’nun şekillendirilmesi için “Ilımlı İslam” düşüncesini ortaya koydular. Onlara göre; Ilımlı İslam altında, bir İslam ülkesinde, yasaların tümü dini kurallara dayandırılmayacak, ancak toplumun talebi doğrultusunda bazı yasaların dini esaslara dayandırılması mümkün olabilecektir. Türkiye’de, Ilımlı İslam için bir model ülke olabilirdi. Mart 2004’de Gnkur.II.Başkanı olarak resmi bir gezi nedeniyle bulunduğum ABD’de bana “Ilımlı İslam” hakkında ne düşündüğüm soruldu. Verdiğim cevap şöyle idi: “Türkiye’nin model olma gibi bir iddiası yoktur. Ilımlı İslam devleti modeli gibi kavramlar ortaya atılıyor. Hem laik hem Ilımlı İslam devleti bir arada olmaz. Ya biri, ya diğeri olur. Türkiye, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu özellikleri benimsemek isteyen varsa, sorun yok.”

Böylece, belki de bu konuya açık şekilde cevap veren, ilk Türk yetkilisi olmuştum. Neo-con’ların düşüncesine Türkiye’de karşı çıkacak ana güç elbette TSK olacaktı. TSK’nın etkisizleştirilmesi elbette bu açıdan da yararlı sonuçlar doğuracaktı.
Daha sonra Obama yönetimi esnasında, Ilımlı İslam düşüncesi terk edildi. Fethullah Gülen’e gelince, özellikle ABD’nde kalmasına yardımcı olan isimlere bakılırsa, O; neo-conlar tarafından Ilımlı İslam konseptinin uygulanmasında kullanılabilecek bir kişi olarak değerlendirilmiş olabilir. Sosyal devlet olgusunun zayıflaması, yeni kimlik ve aidiyet arayışları, ekonomik beklentiler, toplumları ister istemez yeni dayanışma arayışlarına, cemaatleşmeye itmiştir. Ancak, Gülen Cemaatinin bu beklentilerin üstünde hedefleri olduğu çeşitli istihbarat raporlarında yer almaktaydı. Başlangıçta bir noktaya açıklık getirmek isterim. Cemaat deyince, bir camiayı toptan ve baştan suçlu ilan etmek doğru değildir. Sözlerimiz; TSK’ne karşı yapılan komplolarda planlayıcı ve icracı olarak rol alanlara ve yapılanlara destek veren cemaat mensuplarına yöneliktir.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemimde, bana çeşitli kanallardan iletilen bazı “duyumlar” özellikle Gülen Cemaatinin TSK içinde kadrolaşmaya çalıştığı ve TSK’nin sahip olduğu “milli ordu” niteliğine zarar verecek faaliyetler içinde olduğunu gösteriyordu. Bu kapsamda, TSK personeli arasındaki mezhep farklılıklarının kullanılmaya çalışılması en rahatsız edici konuların başında gelmekteydi. Bu konulardaki rahatsızlığımı; Gnkur. Bşk.lığı Devir Teslim Toplantısında yaptığım konuşmada açıkça ifade ettim:
“Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır.” Cemaatle ilgili esas ses getiren konuşmayı ise, 14 Nisan 2009’da yapmıştım. Bu konuşmada Cemaat konusuna şöyle değinmiştim: “Modern organizasyon özgürleşmeye dayalıdır. Sivil örgütler giriş ve çıkışın özgür iradeye bağlı olduğu, gönüllülük temelinde işleyen açık örgütlerdir. Dinsel cemaatler ise kapalı ve içe dönüktür. Cemaate giriş ve çıkış çok farklı dinamiklere bağlıdır. Bu koşullar altında, dinsel cemaatlerin, hele çıkar çerçevesinde örgütlenmişse, sivil toplum hareketi olduğunu öne sürmek çok güçtür.

Buna rağmen, bugünde bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmektedir. Bu tip cemaatler, hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak TSK’ni görmektedir. Bunun içinde her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla, TSK aleyhine faaliyette bulunmaktadır. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında, TSK’nin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.” Görüleceği gibi; laiklik karşıtı hareketlerin ve Gülen Cemaatinin hedeflerine ulaşması için en büyük engel TSK idi. O zaman TSK halkın gözünde itibarsızlaştırılmalı ve sesi kesilmeliydi, karşıt kadrolar tasfiye edilmeliydi. İşte yaşanılan da budur.

-Sivil-asker ilişkisi, yasalarla çizilen sınırlar içerisinde, karşılıklı samimiyete, güven ve itimada ve askerlik mesleğinin profesyonel niteliğine saygı gösterilmesine dayandırılmalıdır. Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin Komutanıdır. Güvenlik ihtiyaçlarını, muhtemel hareket tarzlarını tespit ederek, ilgili makamlara iletir. Yetkili makamlar tarafından alınan kararları icra eder. Gerekli gördüğü hallerde de, Silahlı Kuvvetlerin görüşlerini de kamuoyu ile paylaşır. Asıl sorun; Silahlı Kuvvetler adına, ordunun görüşlerini gerekli hallerde kamuoyu ile paylaşıp, paylaşamayacağından oluşuyor. Kimilerine göre; bu siyasete müdahaledir, yanlıştır. Başta AB olmak üzere, Türkiye’ye tavsiye edilen reformların başında, “Ordunun sesinin kısılması” da yer almakta idi.
Güvenlik konuları içerisinde, yetki ve sorumluluklarınınız içinde kalarak, konuşmalarınızda suç unsuru oluşturacak hususlar olmadıkça, Ordunun adına; gerek duyulan hallerde Genelkurmay Başkanı’nın bir görüş bildirmesinden doğal bir şey olamaz.

Demokrasinin beşiği olan ülkelerde, ABD’de, İngiltere’de bu konuda yaşanan çok sayıda örnek vardır. Siyasi otorite, konuşmadan memnun olmazsa elbette, ilgili kişiyi görevden alabilir. O zaman neden Ordunun adına, Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasından çekinilmektedir. Cevap basittir. Halkın orduya duyduğu güvenin çok yüksek olmasından dolayı, gerekli görülen durumlarda, TSK’nin görüşlerini kamuoyu ile paylaşmasından rahatsızlık duyulmaktadır. O halde, ordunun sesi kısılmalıdır. Yapılan budur, büyük ölçüde de başarı sağlanmıştır.

-Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “milli ordu” oluşu, Türk Ordusunun en güçlü yanını oluşturur. Türk Ordusu, gücünün kaynağını silahtan değil, ulusunun güven ve sevgisinden, halkının yüreğinden alır. Milli orduda, milletimizin bütün bireyleri, etnik, dini ve mezhepsel hiçbir fark gözetilmeksizin çok değerlidir. Ayrıca, milli orduda yükselmeler sadece ve sadece “liyakat” esasına dayandırılır. Diğer konular hiçbir zaman yükselmede etken olamaz. Milli Ordunun bu niteliklerinden, özellikle liyakatın yükselmelerde tek kriter olmasından rahatsız olanlar olmuştur. O halde, ordunun sesi kesilmelidir.

-ABD, 2003 yılında icra edilecek Irak’ı Kurtarma Harekatı için Türkiye’de bir cephe açılmasını istedi. Ancak, bilindiği gibi bu konuya ilişkin Hükümet tezkeresi TBMM’de yeterli kabul oyu alamadı. Yapılan etkin propagandanın da etkisiyle, tezkerenin geçmemesinin sorumluluğu TSK’nin üzerine yıkıldı. Bu olay belki de bardağı taşıran son damla oldu, TSK cezalandırılmalıydı.

-Derin devlet konusu, Türk siyasi hayatında, siyasetçiler tarafından sık sık kullanılan bir kavramdır. Eğer, buradan kastedilen “Ergenekon” davasında olduğu gibi bir “gizli” yapı ise; 50 yıl devletteki fiili hizmetim esnasında özellikle de devletin en üst düzeylerinde süren görevlerim sırasında böyle bir yapılanmanın varlığına şahit olmadım. Her ülkenin, anayasa ve yasalarla çizilmiş yasal yapılanmaları mevcuttur. Güvenlik konuları açısından da; görevde bulunduğum sürece; Türkiye’de yürütülen güvenlik politikalarının tespitinde ve uygulanmasında Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığının önemli rolü bulunmaktaydı. Bu üç kurumun ortak aklının bir sonucu olarak, Başbakanlığa sunulan güvenlik politikalarına ilişkin tekliflerinde, genel de kabul gördüğü de bir gerçektir. Ancak, bu hiçbir zaman; güvenlik politikalarının tespiti ve uygulamasından sorumlu olan Bakanlar Kurulunun yetki ve sorumluluklarının kısıtlandığı anlamına alınamaz.

ABD’de de aynı yapılanma söz konusudur. Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve CIA bu yapılanmanın temel taşlarını oluşturur. Ama, son söz Başkan’a aittir. Türkiye içinde aynı durum geçerlidir. Başbakan’ın siyasi yetkisi ve sorumluluğu tartışılamaz. Eğer, burada bazı yanlışlıklar olmuş ise de, herhalde sorumluluk siyasi otoritede aranmalıdır. Burada esas önemli olan husus, Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren konularda, devletin hafızasını ve gücünü temsil eden, ortak aklın, yani Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı’nın görüşlerinin ne kadar alındığı ve ne kadar da dinlendiği noktasıdır. 2015 yılında, Türkiye’nin güvenlik sorunları açısından bir kaosa, kötü bir sarmalın içine girdiği ortadadır. Acaba, bu güvenlik sarmalına girilmesinde, “ortak aklın” yeterince kullanılmamış olması ve Ordunun sesinin kısılması ana nedenler midir?

Netice olarak;

Neticede, Ulus Devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısından rahatsızlık duyanlar; Ilımlı İslam projesini hayata geçirmek isteyenler; 2003’deki 1 Mart Tezkeresinin bedelini TSK’lerine ödetmek isteyenler, TSK’nin “Milli Ordu” oluşundan rahatsız olanlar ve PKK terör sorununa “siyasi çözüm” arayanlar için engel TSK idi. O halde, TSK halkının gözünde itibarsızlaştırılmalı ve sesi kesilmeliydi, karşıt kadrolar tasfiye edilmeliydi.

ŞİMDİ TSK’NE KARŞI OYNANAN BU OYUNUN ARKASINDA KİMLER BULUNMAKTADIR SORUSUNA CEVAP VERMEYE ÇALIŞACAĞIM

2001 yılının başında ABD’nde George W. Bush Başkan oldu. Onun dönemi, Ilımlı İslam Projesine inanan ve uygulamaya çalışan ABD’ndeki Yeni Muhafazakarlar(neo-con)ın dönemi olarak ortaya çıkacaktı. Ayrıca, daha önceki Başkan B.Clinton döneminden itibaren de ABD’nde, Irak’a askeri müdahale planları üzerinde çalışmalara başlanılmıştı.

2002 yılı Kasım ayı seçimlerinden kısa bir süre sonra, 15 Kasım 2002’de Ankara’daki ABD Büyükelçisi Washington’a şöyle bir telgraf göndermişti.
“Türkiye’de ordu, bürokrasi ve yargıdan bir derin devlet vardır. Derin devletin merkezinde de Ordu bulunmaktadır. Derin devlet, ABD’ nin de desteklediği reformların önündeki en büyük engeldir.” Bush yönetimi; Türk Ordusunu, derin devlet olarak görmekteydi. Bu derin devlet; Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesine, Ilımlı İslam konseptinin uygulanmasına, Türkiye’deki terör sorununun “siyasi çözüm” ile çözülmesine engeldi. 1 Mart 2003’de tezkerenin geçmemesinin sorumluluğu da TSK’ne yıkılınca, bu yönetimin TSK’ne karşı yapılanlara sıcak baktığı, devlete ait bazı kurumların ve kurumlardaki bazı kişilerin bu oyunda rol aldıkları veya destek verdikleri ifade edilebilir.
Obama yönetimine ise farklı bakılmalıdır.

Obama Yönetimi ise, başlangıçta bu soruna taraf olmaktan kaçınmış, ancak TSK’nin aşırı boyutlarda yıpratıldığını görünce, bu konuya ilişkin rahatsızlıkları açıkça seslendirmeye başlamıştır. Cemaatin ise işlenen hukuk cinayetlerinin faili olduğu anlaşılmaktadır. Bu cinayeti yargı ve emniyet içine yerleştirdikleri kadroları vasıtasıyla işlemiştir. Siyasi iktidar ise, “Ne istediler de vermedik” ve “aldatıldık” ifadeleri ile bu süreçte Cemaate gerekli desteği verdiklerini, zaten kendi sözleriyle açıkça belirtmiştir. Bu konudaki rahatsızlığımızı her platformda ilgililerin dikkatine sunduk. Yapılanların arkasında Cemaate bağlı polislerin ve yargı mensuplarının olduğunu söyledik. MİT Müsteşarlığından, konuya ilişkin istihbarat talebinde bulunduk. Ama maalesef bu konularda ilerleme sağlayamadık. Hatta bir keresinde “bugün bize, yarın size olacak” da dedim.

Bugün, o gün söylediklerimizin ne kadar doğru ve gerçeklerin ne olduğu bütün çıplaklığı ile ortay çıktı. O günlerde sesimize kulak verilseydi, belki onca acıların yaşanması engellenebilirdi. Konuşmalarım ve yaptıklarım ile Cemaati rahatsız ettiğim, Cemaat tarafından da hedefe alındığım bir gerçektir. Daha sonra yaşadıklarım; yaptıklarımdan hiçbir zaman pişmanlık duymama neden olmadı. Çünkü yaptığım hukuk içerisinde kalarak görevimi yerine getirmeye çalışmamdan başka bir şey değildi. Sadece, laik devlet yapısını ve TSK’nın “milli ordu” niteliğini korumaya ve savunmaya çalıştım.

Gazeteci ve yazar Kadri Gürsel’de 10 Ağustos 2012 günü bu konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“İktidarla kavga etmek yerine, Cemaati iktidardan ayrıştırarak Cemaati hedef gösterdi ve iktidarı yanına çekmeye çalıştı. İlgili hedef alınan kitle tarafından strateji doğru bir şekilde okundu. Sonra hatırlayacaksınız ‘Cemaat ve AKP’yi Bitirme Planı’ ortaya çıktı.”

ŞİMDİ ANA KONUYA GELİYORUM, TSK’NE YARGI YOLUYLA KURULAN KOMPLONUN TARİHSEL GELİŞİMİ NASIL OLDU?

Özellikle, yaşanılan olaylar ile zamanlar arasındaki ilişkiye dikkat edilmesinin önemli olduğunu söylemeliyim. Çünkü, tarihler hiçbir zaman yalan söylemez.

2005’deki Şemdinli soruşturması ile istenilen amaçlara ulaşılamadı. Soruşturmanın hedefinde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı bulunmaktaydı. 2006 yılındaki Sauna ve Atabeyler davaları ile ilk uygulamalar gerçekleşti. Bu iki dava, emekli ve muvazzaf askeri personelin adli mahkemelerde yargılanmasına ilişkin yakın tarihteki ilk örneklerdir. Davaların içinde “suikast” iddiaları yer almaktaydı. Bu davalarda yargılanan sanıklara ne oldu? Yıllar sonra suikast iddialarından beraat ettiler.

TSK’ne asıl komplo ise “Ergenekon Davası” ile kuruldu. Ergenekon, Türkler için bir destanın, efsanenin adıdır. Bu kelimenin, bir davaya isim olarak verilmesi de anlamlıdır. Ayrıca üzerinde durulmaya değer. Türkiye “Ergenekon” adını 1997’de, ilk kez “derin devlet” anlamında bir televizyon programında ve daha sonrada bu program metinlerinden yapılan “Ergenekon” kitabıyla duydu.

Daha sonra bu konu pek gündeme gelmedi. Türkiye, 2000 yılının sonlarına doğru ciddi bir ekonomik krizin içine girmişti. Krizin ana nedeni, likidite sıkışıklığı idi. 19 Şubat 2001 günü gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu toplantısı beklenmedik boyutta siyasi bir kriz ile sonuçlanmış, iki gün sonra da ekonomik kriz tepe noktasına ulaşmıştı. Bütün bu yaşananlar olurken, arkasında uluslar arası gücün bulunduğu Tuncay Güney isimli şahıs, İstanbul emniyetinde ifade verdi. Bu kişinin ifadeleri “Ergenekon” soruşturmasının başlamasına neden oldu. Ancak, nedense bu kişi “Ergenekon” davasının ne soruşturma, ne de kovuşturma safhasında ifade vermeye çağrılmadı. 30 Nisan 2001’de bir kişinin yazdığı köşe yazısı bir gazetede yer aldı. Yazıda “Ergenekon Örgütü”nden söz ediliyordu. Yazara göre bu örgütün amaçları arasında: “Bilgisayar korsanları kullanılarak hassas bilgilerin toplanması”, “etkin faaliyetler ile kaynak ve para akışının kontrol altına alınması” yer alıyordu. Türkiye’nin tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşadığı bu süreçte, bu konuların öne çıkartılması ilginç idi. Uluslar arası düzeni kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalışan, uluslar arası kuruluş ve kişilerin kullandıkları en etkili iki silahta; kişilere ilişkin gizli ve yasal olmayan yollarla elde edilen biyografik istihbarat ile dünya çapındaki kaynak ve para akışının kontrol edilmesidir. Kişilere ilişkin özel bilgiler, şantaj olaylarında kullanılan en etkin araçtır.

Daha sonraki yıllarda yaşanan olaylarda, Cemaatin gücünü bu iki noktadan, yani, 2001 yılında yaratmayı düşündükleri, “Ergenekon Örgütü”nün üzerine yıkmak istedikleri suçlardan aldığını göstermiştir. “Ergenekon Örgütü” konusu, 12 Mayıs 2001’de de Aksiyon dergisinde de yer aldı. Dergi Cemaate yakındır. Dönemin İstihbarat Daire Başkanının yazdıklarına göre; 14 Haziran 2001’de, “Ergenekon Örgütü Şeması” ilk defa kendisine arz edildi. Şemayı hazırlayan ve arz eden kişi daha önceki yıllarda ABD’de eğitim almıştı. İleriki yıllarda da yine iki defa ABD’ye eğitim almak üzere gidecekti. İstihbarat Daire Başkanı’nın kendisine sunulan bilgiyi ciddi bulmaması üzerine “Ergenekon Örgütü” soruşturmasına başlanılamadı. 3 Temmuz 2002’ de İstanbul Emniyeti tarafından hazırlanan bu dosya, daha sonra posta üzerinden göndereni belli olmayacak şekilde MİT Müsteşarlığına gönderilecekti. MİT Müsteşarı’ da Kasım 2003’de konu hakkında Başbakan’a bilgi verecek, ancak soruşturmanın açılması için 2007 yılı beklenecekti. Neden 2001 yılında böyle bir soruşturmanın açılması düşünülmüş olabilir?

İlk akla gelenler, aynı yılın başında ABD’de iktidara gelenlerin, “Ilımlı İslam” projesinin uygulanmasında Türkiye’yi bir model ülke görmelerinin yanı sıra, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme kapsamında Irak’a muhtemel bir askeri harekat düşüncesi içinde olmaları gelebilir. Bu esnada, Türkiye ciddi bir ekonomik ve siyasi krizin tam gölgesindedir. Ülkede, ayakta kalan kurumların başında ise, TSK bulunmaktadır. O halde, TSK zayıflatılmalıdır. Ancak, Ergenekon soruşturmasının açılması 2001’de gerçekleşmemiştir.

Bazı nedenler şunlar olabilir: Emniyetteki üst düzey yetkililerin iddiaları inandırıcı bulmaması. Belki de en önemlisi, konjonktürün böyle bir soruşturmanın açılmasına henüz uygun olmaması. Bu kapsamda “Ergenekon Örgütü”ne yıkılacak cebir ve şiddet olaylarının henüz yaşanmamış olması. 1 Mart 2003’de Hükümet Tezkeresinin TBMM’den yeterli desteği alamaması ise, ABD’ye beklenmedik şekilde şok edici bir etki yaratacaktı. 10 Temmuz 2003’te, MİT Müsteşarı kendilerine ulaştırılan “Ergenekon Örgütü”ne ilişkin bilgileri Genelkurmay Başkanına arz etmişti. Genelkurmay Başkanlığının da bu konuda bir işlem yapmaması, askerinde konuyu ciddiye almadığının bir göstergesiydi. Bu sefer, 19 Kasım 2003’de MİT Müsteşarı aynı bilgileri Başbakan’a arz etti.

Şimdi şu soruların sorulması yerinde olur: Emniyetin ve askerin ciddiye alıp bir işlem yapmamasına rağmen, neden konu Başbakan’a arz edildi? Bu arz konusunda, dış istihbarat güçlerinin bazı yönlendirmeleri oldu mu? 2006 yılı içerisinde, Türkiye’yi derinden sarsan Danıştay saldırısı oldu. Bu menfur cinayetten bir hafta önce neredeyse aynı kişiler Cumhuriyet Gazetesine el bombaları atmıştı. 5, 10 ve 11 Mayıs 2006’da Cumhuriyet Gazetesi’ne el bombaları atıldı. Atanlar; Osman Yıldırım, Alparslan Arslan, İsmail Ayar ve Tekin İrsi idi. İşin ilginç yönü; birinci bombalama olayından sonra gazetede yeterli tedbir alınmamış olmasıydı. 17 Mayıs 2006’da da menfur Danıştay Cinayeti işlendi. Cinayeti işleyen Alparslan Arslan, ifadesinde Cumhuriyet’e atılan bombaları Süleyman Esen’den aldığını söyledi. Ankara Emniyeti, belki de bazı kişilerin yönlendirmesi ile Danıştay saldırısının arkasında “Ergenekon Örgütü”nün bulunduğunu düşünüp, soruşturmaya başlamak istedi. Danıştay saldırısının kilit ismi olduğu ileri sürülen Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in ilişkileri onlara göre “Ergenekon” yapılanmasını işaret ediyordu. İstanbul Emniyet İstihbarat Müdürü ise bu konuda ikna olmayanların başında geliyordu. Hrant Dink, soruşturmasında ifade veren İstihbarat Müdürü; Muzaffer Tekin konusunda şunları söyledi: “Muzaffer Tekin’in Alparslan Arslan ile Danıştay cinayetinden 5, 6 ay önce 50 küsür saniyelik bir görüşmesi olduğunu ve bunu da gerekçe göstererek, Muzaffer Tekin hakkında Danıştay Saldırısı ile ilişki kurulması istendiğini anladım. Ben, bunun içeriğini sordum, yani konuşmanın Danıştay saldırısı ile bağlantı kuracak bir görüşme olup olmadığını sordum, içeriğini önemsemediklerini, sadece bu telefon irtibatını önemsediklerini anlayınca, bunun doğru ve ahlaki bir yol olmadığını söyledim.”

Bu ifadeyi veren İstanbul Emniyeti İstihbarat Müdürü, 5 Şubat 2007’de görevden alınacak onun yerine 23 Mart 2007’de Ali Fuat Yılmazer getirilecekti. Ve “Ergenekon” soruşturması 2007 yılında başlayacaktı. 2007 yılı, Türk siyasi hayatının en kritik yıllarından birisidir. Bugünü anlamak için, 2007 yılının çok iyi anlaşılması gerekir.

-19 Ocak 2007 günü, Hrant Dink öldürüldü. O sırada Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesinin başında bulunan Sabri Uzun, Hrant Dink davasında verdiği ifadede şunları söyledi: “F4 Raporu(Şubat 2006 tarihli)nu Trabzon’dan gönderen kişi Ramazan Akyürek’tir. (Raporda, Yasin Hayal ne pahasına olursa olsun Hrant Dink’i öldürecek ibaresi vardı). Bu rapor bana sunulmadı. Rapor hakkında bilgi verilmedi. Raporu bizden saklayan birim, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğüdür.”

-Şubat 2007’de; Hrant Dink cinayetinden 10 gün sonra, Emniyet Başbakan’ın önüne yeniden “Ergenekon Örgütü” şemalarını koydu. Şemalardan biri Hrant Dink cinayetini “Ergenekona”a bağlıyordu. Şemayı hazırlayan kişi de; 2001’de ilk “Ergenekon” şemasını hazırlayan kişiydi. Ama nedense, bütün dosyaları “Ergenekon”la birleştirmeye çalışan “Ergenekon” savcıları, göstermelik işler dışında Dink dosya ile hiç ilgilenmeyecekti. Acaba neden, Dink olayında adları ihmali olan görevliler arasında geçen; Trabzon Emniyet Müdürü ile İstihbarat Dairesi C Şube Müdürünün olması mıydı? Herhalde bu sorunun cevabına da ulaşılır.

-23 Mart 2007’de Ali Fuat Yılmazer İstanbul istihbaratının başına getirildi.

-Nisan 2007’de Cumhuriyet Mitingleri yapıldı.

-18 Nisan 2007’de Malatya’da Zirve Yayınevi basıldı ve üç misyoner öldürüldü.

-27 Nisan 2007’de, Genelkurmay Başkanlığı bir bildiri yayımladı.

-1 Mayıs 2007’de, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu iptal etti. Aynı gün AKP seçim kararı aldı.

-17 Mayıs 2007’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Danıştay Davasına bakan Ankara’daki Ağır Ceza Mahkemesine yolladığı bir yazıyla Danıştay Davası ile ilgilenmeye başladı.

-12 Haziran 2007’de Ümraniye’de el bombaları bulundu.

El bombalarının bulunuş tarihleri çeşitli evraklarda farklı yazılmıştı. Bulunulan bomba adetleri bile farklıydı. 27 ve 39. Oktay Yıldırım’ın parmak izlerinin bulunduğu iddia edilen yerlerde belgelerde farklıydı. Ama, belkide en önemlisi; Ordu bir heyet tarafından bombaların incelenmesini 25 Haziran 2007 tarihli bir yazı ile istemişti. Ancak, bombalar 26 Haziran 2007 tarihli bir tutanağa göre imha edilmişti. İmha edilen bomba sayısı da 20 idi. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi; Danıştay Davası ile ilgili kararını vermek üzere iken, 7 gün kala, 6 Ocak 2008’de Osman Yıldırım bir itirafta bulunacaktı. Daha önce verdiği ifadeyi değiştirerek, Cumhuriyet gazetesine atılan bombaları, Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım’dan aldığını ileri sürdü. Cumhuriyet gazetesine atılan el bombaları ile Ümraniye’de bulunanlar arasında benzerlikler olduğu iddia edilecekti. “Ergenekon Davası” için aranılan cebir ve şiddet eylemleri bulunmuştu: Cumhuriyet’e atılan el bombaları ve Danıştay saldırısı.

-27 Temmuz 2007:

2007 yılında, Emniyet’in önemli yerlerine Sabri Uzun’a göre Cemaatin adamları getirilmişti. Sayısız suikast iddiaları da,her gün Başbakan’a arz ediliyordu. Artık, sözde “askeri vesayetin” kaldırılması ile düğmeye basılmasının uygun zamanına gelinmişti.
Ve 27 Temmuz 2007’de “Ergenekon” düğmesine basıldı. Bu kapsamda ilk gözaltılar gerçekleştirildi. -15 Ekim 2007’de David L.Phillips “PKK Terör Örgütü”nün nasıl sonlandırılabileceğine ilişkin bir rapor yayımladı. Raporda Terör Örgütü ile görüşülmesi öneriliyordu.

-21 Ekim 2007’de PKK Hakkari/Dağlıca bölgesindeki karakola bir saldırıda bulundu. Dağlıca, Irak’ın kuzeyinden gelen istikametlerin kesişme noktasındaydı. Daha önce boş bırakılan bu bölgeye bir tabur yerleştirilmişti. Arazi en zor kesimlerden birisiydi. Saldırı, terör örgütünün son on yılda yaptığı eylemlerden en büyük çaplı olanıydı. Çatışmada 12 şehit verildi. 8 askerde kaçırıldı. Buna benzer olaylar, daha önceki yıllarda yaşanmamış mıydı? Yaşanmıştı. Ancak, bu sefer oldukça farklı bir durumla karşılaşıldı. Medyada korkunç bir bilgi kirliliği yaratılarak, TSK’nin icra etmekte olduğu terörle mücadeleye karşı haksız ve önyargılı bir karalama kampanyası yürütüldü. Bu olay, Terör Örgütünün büyük bir başarısı olarak gösterilirken, TSK’nin ise başarısız olduğu algısı kamuoyuna verildi.
İstenilen olmuştu. Kamuoyunda terörle mücadelede karamsarlık oluşturulmuş ve kamuoyunda terör sorununun çözümünün silahlı mücadele ile olmayacağı düşüncesi yaratılmıştı. Zaten Dağlıca saldırısından kısa bir süre sonra da; Taraf Gazetesi yayıma başlayacaktı. Gazetenin ana görevi TSK’ne karşı psikolojik harekat yürütülmesi ve açılan soruşturmalarla da TSK aleyhine kamuoyunda algı yaratılmasıydı. Bu gazete kimler tarafından görevlendirildi? Kimler destekledi? Bu sorulara, cevaplar bulunamadan 2000-2010 dönemi sağlıklı bir şekilde değerlendirilemez. 21 Ekim 2007, Dağlıca saldırısı için şu söylenebilir: Bu saldırının amacı, PKK terörünün sonlandırılmasının sadece “siyasi çözüm” ile olabileceğini kamuoyuna benimsetmekti. Bu saldırı, PKK terör örgütünün tek başına planladığı ve icra ettiği bir saldırı değildir.

2008-2010 SÜRECİNDE İSE, YANİ GNKUR. BŞK.LIĞIM DÖNEMİNDE, YAŞANAN OLAYLAR VE KURULAN KOMPLOLAR NELERDİ? ŞİMDİ BUNA DEĞİNMEK İSTİYORUM

Ergenekon davasında tanık olarak dinlenilmesi kararı alınan, nedense sonradan vazgeçilen bir kişi; 2008 yılı Ocak ayında bir gazetede çıkan yazısında şöyle diyordu: “Darbe planı revize edildi. 2008 yılının Şura’dan hemen sonraki ilk altı ayı hazırlık evresi, 2009 yılının ilk çeyreğinden sonraki en uygun takvimde eylem zamanı.” Yazılana göre ortada revize edilen bir darbe planı vardı ve Türkiye’de 2009 yılı baharında birileri darbe teşebbüsü amacıyla cebir ve şiddet eylemlerine başlayacaktı. Mahkeme neden böyle önemli bir iddiayı ileri süren bu kişinin tanık olarak dinlenmesinden vazgeçti? Nerede bu revize edilen darbe planı diye sorulmasından neden vazgeçildi? Bu iddia, bu dava için önemli değil miydi? Yoksa, “Balyoz Darbe Planı” fiyaskosu gibi bir olayın tekrarlanmasından mı kaçınıldı?
Peki, 2009 yılı bahar aylarında neler yaşandı? Darbe amaçlı cebir ve şiddet olayları yaşandı mı? Hayır. Ancak, 2009 yılı bahar aylarında başlayıp giderek yoğunlaşan bir şekilde ortalığa isimsiz ve imzasız ihbar mektupları, düzmece dijital veriler, gizli tanık ifadeleri saçılmaya başladı. Bu durumu gözaltı operasyonları, ifadeler, tutuklamalar, sayısız iddianameler ve takibi bile mümkün olmayacak mahkeme süreçleri izledi. Günün hangi saatinde, hangi televizyon kanalını açarsanız, hangi gazeteye bakarsanız mutlaka bu olaylara ilişkin bir habere rastlanıyordu.

Yaşananlara bakılınca, haklı olarak, 2008 yılı Ocak ayında kaleme alınan yazı ile kastedilenin, başka bir merkez tarafından tespit edilen bir eylem takvimi olduğu sonucuna ulaşılabiliyor. 2008 yılı Ocak ayında bu yazıyı kaleme alan kişi; ya bu komploların merkezindeydi veya komplocular tarafından kullanılan bir zavallı idi. Umarım, nasıl bir kişi olduğu ileride açıklığa kavuşur.

-2009 yılının başlarında yaşanan iki olay ve bu olaylara ilişkin soruşturmalar, TSK açısından çok önemlidir. Ne tesadüf ki; bu iki olayda 2008 yılı Ocak ayında kaleme alınan yazıda ifade edildiği gibi; 2009 yılının ilk çeyreğinden hemen sonra yaşandı. Birinci olay; Erzincan olayıdır. Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı İsmailağa Cemaatine ilişkin 2007 yılında resen soruşturma açtı. 23 Şubat 2009’da bu kapsamda 9 kişi tutukladı. Aynı tarihlerde Başsavcılık Cemaati mercek altına aldı. Bunun üzerine; 10 Mart 2009’da Erzurum Özel Yetkili Savcılık dosyayı Erzincan’dan aldı. Erzurum, yürütülen soruşturmanın Cemaate dayanması üzerine konuya müdahale etmişti. Şimdi, karşı hamlenin zamanıydı. Dosya genişletilerek, çok sayıda TSK personeli soruşturmanın içine alınıp, tutuklanmalıydı.
Anlaşılan o ki, komplocular o tarihlerde 12 Haziran 2009’da medyaya yansıyacak “İrtica İle Mücadele Eylem Planı”nı hazırlamışlardı. Erzincan, bu Planın uygulama alanı olarak gösterilecekti. Ayrıca, 3.Ordu Komutanlığı tarafından icra edilmiş “İç Güvenlik Semineri”nden de bir “Balyoz” davası üretilecekti. 3.Ordu Komutanı’nı defalarca gözaltına almaya çalıştılar, ama başarılı olamadılar. İç Güvenlik Seminerinden de istediklerini elde edemediler. Eğer, başarılı olsalardı bir “Balyoz” davası da Erzincan’da sahnelenecekti.
-Erzincan olayı ile neredeyse eş zamanlı bir olayda Kayseri’de gerçekleşti. 4 Mart 2009’da askeri savcılık Kayseri’de bir gizli organizasyon tespit etti. Beş sivil bir birliğin içindeki askerlerden oluşan hücreleri vasıtasıyla gizli ve kişiye özel bazı evrakları çalarak ve daha sonra da içeriğini de değiştirerek kamuoyunda infial yaratacak şekilde bazı yerlere ulaştırmışlardı. Ayrıca, askeri yazışma kurallarına uygun olarak flash bellekte hazırladıkları suç içeren evrakı da yine içerideki askeri hücre vasıtasıyla, bilgisayarlara yükleyerek suç belgeleri haline dönüştürmüşlerdi.

Kayseri’de yapılanlar, daha sonra TSK’ne karşı yürütülecek komplo eylemlerinin adeta bir prototipi gibiydi. Askeri hücre içindeki astsubaylar yakalandı. İfadelerinde; “Işık evlerinde yetiştim. Evinde kaldığımız ağabey askerlerle ilgili bilgi topluyordu” sözleriyle suçlarını itiraf etmişlerdi. Yine, soruşturma Cemaate dayanmıştı. Sivil beş kişiye askeri savcılık ulaşamadı. Daha sonra Kayseri soruşturması da, Erzincan’da olduğu gibi askeri personelin aleyhine dönüştürülen soruşturmalar şeklini aldı. Kayseri’deki olayın açığa çıkarılmasında katkıları oldukları düşünülen, Kayseri Hava İkmal Merkezi Komutanı, Kayseri J. Bölge Komutanı ile İl J. Alay Komutanı ve soruşturmayı yürüten askeri savcılar ve hakimler çeşitli davalar kapsamında suçlanarak tutuklandılar. -25 Mart 2009 günü, Kayseri İl J. Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz tutuklandı. Albay Temizöz; 1993-1995 yılları arasında Cizre’de İlçe J. Birlik Komutanı olarak çok başarılı görev yapmıştı. 4 Mart 2009’da Kayseri’de başlatılan soruşturmada İl J. Alay Komutanı idi. 25 Mart 2009’dan birkaç gün önce, Alb.Temizöz’ün Cizre’de 1993-1995 yıllarında yaşanan “faili meçhul” cinayetler nedeniyle Diyarbakır’a ifade vermeye çağrıldığına ilişkin bilgi Gnkur.Kh.na geldi. TSK’nin terörle mücadelenin göbeğinde olduğu bir anda, terörle mücadelede görev almış bir subayın böyle bir soruşturmaya dahil edilmesi kabul edilebilecek bir durum değildi. Alb.Temizöz, istenilen gün ifadeye gönderilmedi. Durum, siyasi makamlara iletildi. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Karargaha geldi. Durum kendisi ile de görüşüldü. Daha sonra, bize verilen bilgi, konunun sadece bir ifade verme ile sınırlı kalacağı şeklinde olunca, Albay Temizöz bir askeri uçakla Diyarbakır’a gönderildi. Ancak, Albay Temizöz 25 Mart 2009’da tutuklandı. Bunun üzerine, Jandarma Genel Komutanlığı Karargahında, Ankara’daki Jandarma personelini toplayarak bir toplantı yapıldı. Kendilerine bu olayın terörle mücadeledeki moral durumuna menfi etki yapmasını önlemek amacıyla bu konunun yakın takipçisi olacağımızı ifade ettik.

Tutuklanmalara neden olan, aslında iki gizli tanık idi. “Sokak Lambası” ve “Tükenmez Kalem” isimli iki gizli tanık. Olaya ilişkin ortada ciddi bir delil yoktu. Medyada bu olay günlerce yer aldı. Yapılan kazılarda çok sayıda insan kemiklerine ulaşıldığı iddia edildi.
29 Nisan 2009 günü yapılan Basın Toplantısında bu konuya temas ettim: “Gizli tanık kimdir? Ne kadar güvenilir? Artı sadece bir gizli tanık, onu destekleyen bir delilde yok. İddianamelere, suçlamalara baktığımız zaman bazı olayların sadece ve sadece gizli tanık ve itirafçılara dayandığını görüyoruz.” 5 Temmuz 2010 günü yapılan Televizyon Programında yine aynı konu hakkında şunları söyledim: “Nuri Binzet diye birisi var, bu kişi ceza almış, hüküm giymiş. Midyat Cumhuriyet Savcısına başvuruyor; benim bazı konularda bilgim var, diyor. Olay, yani Temizöz’ün tutuklanması böyle başlıyor. Binzet bu olayların geçtiği zaman kaç yaşındaydı? 12-13 yaşında. 14 Hazirandaki duruşmada, Binzet, daha evvel benim, Albay Temizöz’e ilişkin verdiğim ifadeler doğru değil diyor. İki tane gizli tanık var. Onlarda, biz daha önce verdiğimiz ifadeleri geri çekiyoruz, doğru değil, diyorlar.”

Bu olayın, TSK’nin terörle mücadelesine yaptığı olumsuz etkiler, YAŞ Toplantıları dahil, her vesile ile siyasi makamlara anlatıldı. Ama, maalesef söylenenler dikkate alınmadı. Peki sonra ne oldu? Bu davanın ileriki duruşması 5 Kasım 2015 günü yapılacak. Son duruşmada, duruşma savcısı, 20 faili meçhul cinayetten yargılanan sanıkların tümünün beraatini istedi. Evet, beraatini. İki gizli tanık “Sokak Lambası” ve "Tükenmez Kalem” daha önce verdikleri ifadeleri reddettiler. Savcının, bütün sanıkların beraatini isterken ileri sürdüğü gerekçeler ise şöyle: Tanık ifadeleri, olaylarla ilgili kesin ve inandırıcı değil. Vicdani kanaate uygun ortada delil bulunmamaktadır. Umarım; 5 Kasım 2015’de Mahkeme adil şekilde bir karar alır. Savcının gerekçelerini; 25 Mart 2009’dan beri her platforma ifade etmiştik. Gizli tanık kimdir? Ne kadar güvenilir? Sadece gizli tanık ile olur mu? Gizli tanık ifadesini destekleyen ortada başka somut delil var mı?

Bu konuşmalarımızdan dolayı da yine Ergenekon Savcıları tarafından suçlandık. İnsanlar bu dava süreçlerinde acı çektiler. Asılsız cinayetle suçlanmak gibi insanı kahredecek, başka ağır bir suçlama yoktur. Böyle suçlamaların, insanlar üzerinde ne kadar büyük travmalara neden olduğuna şahit oldum. Bu insanların kayıp ettikleri nasıl geriye getirilecek? Bu açık komploları kuranlar, yakalanıp yargı önüne çıkartılmayacak mı? Söylediklerimizi o zaman dikkate almayan siyasi makamlar, bu yaşananlara karşı şimdi de sessiz kalmaya devam edecek mi?

-Poyrazköy Olayı: Poyrazköy’de ilk arama, 23 Şubat 2009’da yapıldı. İlginç şekilde herhangi bir kişi hakkında işlem yapılmadı. 21 Nisan’da gelen yeni bir ihbar üzerine, ertesi gün yine aynı bölgede arama yapıldı. Aramayı yapan polisler, dedektörlerin sinyal verdiği yerlere bakmadan, “önsezi”lerini kullanarak, “gömülmüş” mühimmatları buldular. Poyrazköy direkt olarak Deniz Kuvvetleri personelini hedef almıştı. Poyrazköy’de yapılan arama nerdeyse televizyonlarda 50 dakikaya yakın bir süre defalarca gösterildi. Sanki bir cephanelik bulunmuştu. Bulunanlar arasında, beş tane boş law da bulunmaktaydı. Law bir defa kullanılır. Ateşlendikten sonra geride kalan boş kısım bir daha kullanılmaz. Beş tane boş lawın orada gömülmesi, açıkça bu silahları bilmeyen bir kişinin yapabileceği bir şeydi. Bu nedenle 29 Nisan 2009 günü yapılan basın toplantısında şunları söyledim: “Poyrazköy’de yapılan kazılarda beş tane boş law paketlenmiş olarak gömülmüş şekilde bulundu. Bu boş lawın kullanılma olanağı yok yani kullanmazsınız. Ben de şu soruyu soruyorum, acaba bunu yapanlar, gömenler kim?”

Aslında, bu sözlerim ile bunların buraya askerler tarafından değil, komplocular tarafından gömülmüş olabileceğini işaret ediyordum. Bu konuşmam, büyük yankı ve rahatsızlık uyandırdı. Basın toplantısında boş lawlara “boru” dememiştim. Özellikle, bu “boru” sözcüğü üzerinden aleyhimde propaganda yapıldı. Ergenekon davasında, suçlandığım olaylar arasında yapmış olduğum basın toplantıları da vardı. İddia edilen “Ergenekon Örgütü”nden aldığım talimatlarla bu basın toplantılarını yaptığım, sözlerim ile devam etmekte olan soruşturma ve davaları itibarsızlaştırmaya çalıştığım suçlamasıyla karşı karşıya kaldım. Aslında yaptığım; TSK personeline karşı yürütülen asılsız ve haksız uygulamalar karşısında, görevim gereği kamuoyunu bilgilendirilmekten başka bir şey değildi. Bu davranışlarımın ve söylediğim sözlerin doğru olduğu bugün bir, bir ortaya çıkıyor. 2 Ekim 2015 günü; ilgili Mahkeme; 84 sanıklı “Poyrazköy’de Ele Geçirilen Mühimmat Davası”nda tüm sanıklar için beraat kararı verdi.

Söylediklerimin doğru çıkmasından ve yanılgıya düşmemiş olmamdan dolayı elbette, mutluyum. Ancak, bu süreçlerde hayatını kaybedenlere ne olacak? Yıllarca hürriyetleri elinden alınanların, kayıpları nasıl telafi edilecek? Komplocular hesap vermeyecek mi? Şimdi; 2009 yılında Poyrazköy’de bulunan mühimmat üzerine ortalığı ayaklandıranlar ve bu komployu kuranlar ne diyecek, nasıl davranacak diye bir beklenti içinde değilim. Çünkü, onlar o günde vicdan sahibi değildiler, bugünde onlardan vicdanlı ve onurlu davranmak beklenemez.

-Haziran ayı başında resmi ziyaret nedeniyle ABD’de bulunuyordum. Gezi esnasında, olağanüstü bir ilgi gördüm. Belki de ilk defa bir Gnkur.Bşk. olarak bir düşünce kuruluşunda toplantıya katıldım. CSIS’deki toplantının ertesi günü, Cemaat üyesi ait bazı kişilerin orayı ziyaret edip, benim orada ne konuştuğumu öğrenmeye çalıştıklarını daha sonra öğrenecektim. ABD’de bulunduğum; 4 Nisan 2009 günü, Gazi Üsteğmen Avukat Serdar Öztürk’ün ofisi polisler tarafından arandı. Mustafa Levent Göktaş’ın avukatlığını yapmakta olan Serdar Öztürk’ün bürosunda hiçbir CD ve DVD bulunamadı. Çünkü, her şeyden suç delili üretildiğini düşünen Öztürk, onları bürodan toplamıştı. Ancak, polisler bürodaki masanın üzerinde açıktaki mavi klasörün içinde iddia edilen “İrtica İle Mücadele Eylem Planı”nın fotokopisini buluverdiler. CD ve DVD’leri toplayan Öztürk, böyle iddia edilen bir planın fotokopisini masasının üzerinde bulunan bir klasörün içine koymuştu. 12 Haziran 2009 günü “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” medyada haber oldu. Yapan gazete elbetteki Taraf idi.
Aynı gün Genelkurmay Savcılığı tarafından konu hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma kapsamında, böyle iddia edildiği şekilde bir planın Gnkur.Bşk.lığında hazırlanıp hazırlanmadığı ile hazırlanmış ise kimlerin tarafından hazırlandığının araştırılması istenilmişti. Yurt dışında olmam nedeniyle; Gnkur.II.Bsk.nının beni telefonla arayıp, görüşümü sorması bile, gözü dönmüş savcılar “örgüt bağlantısı” delili olarak dava dosyasına sunmaktan çekinmediler. Fotokopi üzerinde tarih yoktu. Ama, Nisan 2009’da hazırlandığı iddia edildi. İddia edilen “İrtica İle Mücadele Eylem Planı”nda yer alan bazı önemli noktalar şöyledir: “Askeri suç kapsamında Işık evleri baskınlarında silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda silah, mühimmat, plan gibi materyal bulunması sağlanarak Fethullah Gülen grubu silahlı terör örgütü kapsamına aldırılacak ve soruşturmalar askeri yargı kapsamında yürütülecektir.” Cemaatin lideri 6 Nisan 2009 tarihinde bir internet sitesinde yayımlanan beyanatında şunları söylüyordu: “Mesela Tahşiye diye bir şey icat edebilirler. İyi organize edebilirlerse bunları belki hakiki Müslümanlarla kitap okuyan Müslümanların içine sokmaya çalışabilirler. Onları güçlendirmek için ellerine silah da verebilirler.” Gülen’in konuşmasında söyledikleri ile iddia edilen Planda yazılanlar arasındaki benzerlik ortadadır. Aynı günlerde; Kayseri’deki soruşturmada devam etmekte olup,soruşturmanın Işık evleri ile de ilgilendirildiği unutulmamalıdır. “Kollama” ve “Tek Türkiye” adlı televizyon dizilerinin isimleri de iddia edilen planda yer almaktadır. Planda bu diziler hakkında olumsuz haberler yapılması istenilmektedir. Daha sonra anlaşıldı ki, bu televizyon dizileri Tahşiye grubuna karşı yapılan yayınlar arasında imiş.

İddia edilen planın üzerinde “İrticayla Mücadele Eylem Planı” ismi vardı. Ancak, Taraf gazetesi planın ismini “AKP’yi ve Fethullah Gülen Cemaatini Bitirme Planı” olarak yayımladı. Bu ismi hakikaten kim koydu? Neden böyle bir isim koyuldu? AKP ile neden Nakşibendi Tarikatı değil de, Fethullah Gülen Cemaati. Bu da üzerinde durmaya değer, diğer bir noktayı oluşturmaktadır. 24 Haziran 2009’da Genelkurmay Savcılığı soruşturma hakkında Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı’nı verdi. Bu doğal bir sonuçtu. Çünkü ellerindeki bir fotokopi idi, hukuki değere sahip bir “belge” değildi. 26 Haziran 2009 günü yapılan basın toplantısında, haklı olarak, “kağıt parçası” demem, karşı tarafı ciddi şekilde rahatsız etti. Komploları, oyunları tıkanmıştı. Bu soruşturma kapsamında, Genelkurmay Savcılığı tarafından el konulan harddiskler; Ergenekon davasına bakan 13.Ağır Ceza Mahkemesi Naip Hakimi tarafından incelendi. 5,5 GB hacmindeki tutanakta: “71 adet harddiskte kovuşturma ile ilgili olacak veya kovuşturmaya katkı sağlayacak hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığı”

İnceleme Tutanağında ise: “İddia edilen ‘İrtica İle Mücadele Eylem Planı’ bulunamamıştır” ifadeleri yer almaktaydı. 17 Haziran 2009 günü, Albay D. Çiçek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifade vermeye çağrılmıştı. Bunun yasaya aykırı olduğunu kendilerine iletince, Savcılık bir yazı ile bu talebini geri almıştı. 26 Haziran 2009 günü basın toplantısı yaptığımız günün erken saatlerinde; sabah karşı TBMM’de bir yasal düzenleme yapılmıştı. Gece yarısı yapılan değişiklikten Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı’nın bilgisi yoktu. Birinci değişiklik ile; askeri şahısların askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle Özel Yetkili Mahkemeler tarafından yargılanmalarının önü açılıyordu. Bu madde, Anayasa’ya aykırı idi. 26 Haziran 2009’da yapılan yasa değişikliği üzerine Albay Çiçek tekrar ifade vermeye çağrıldı. İfadeye çağrıldığı gün 30 Haziran 2009 idi. O gün Milli Güvenlik Kurulu toplantısı vardı. Belki de o günü özellikle seçmişlerdi. Toplantı esnasında 26 Haziran’da yapılan yasa değişikliğinin, Anayasa’ya aykırı olduğunu açıkça belirttik. Ancak, görüşlerimiz dikkate alınmadı. O gece tutuklanan Albay Çiçek; 18 saat geçmeden tahliye edildi. Daha sonra, Anayasa Mahkemesi de değişikliğin bu maddesini iptal etti. İkinci değişiklik ise, her halükarda sivil şahısların askeri mahkemelerde yargılanmalarına son veriliyordu. Bu madde tartışmalı idi. Başlangıç da, doğal uygun bir değişiklik olarak da görülebilir. Ancak, unutulmasın ki bu değişiklikten ilk faydalanacak kişiler, Kayseri’de haklarında askeri savcılık tarafından soruşturma açılan ancak o günde yakalanamayan beş sivil kişi olduğudur.

Olaylar, yasa değişikliğinin zamanlaması, yasa değişikliklerinden nasıl ve kimlerin faydalandığı, bu yasa değişikliklerinin Cemaat tarafından istenildiğini göstermektedir. İddia edilen “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” komplosu burada bitmeyecekti. Cemaat bu konudaki başarısızlığı kabul etmeyecek, komplonun devamı için her fırsatı kullanmaya çalışacaktır.

-Kamuoyunda “Amirallere Suikast” soruşturması olarak bilinen Gölcük operasyonu 15 Temmuz 2009’da İstanbul Emniyet Müdürlüğüne ulaşan isimsiz ve imzasız bir e-posta ihbarıyla başladı. Donanma Komutanlığında görevli bazı teğmenler ile askeri okul öğrencilerinin uyuşturucu ve fuhuş temelli örgütsel faaliyetler içerisinde oldukları iddia ediliyordu. İstanbul Emniyet Narkotik Şb. Md.lüğünün hazırladığı “sanık karar takip formu” incelendiğinde çarpıcı bir gerçek ortaya çıkıyordu. Belgenin üzerind
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126