2016-2017 Adli Yıl Açılış Töreni

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 15 Temmuz 2016 tarihinde vuku bulan darbe girişimi devletin tüm kurumlarında olduğu gibi yargımızda da önemli sarsıntılar meydana getirdiğini belirterek, "Bütün bunlara rağmen daha iyi işleyen bir...

2016-2017 Adli Yıl Açılış Töreni

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 15 Temmuz 2016 tarihinde vuku bulan darbe girişimi devletin tüm kurumlarında olduğu gibi yargımızda da önemli sarsıntılar meydana getirdiğini belirterek, "Bütün bunlara rağmen daha iyi işleyen bir...

01 Eylül 2016 Perşembe 12:00
2016-2017 Adli Yıl Açılış Töreni
Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 15 Temmuz 2016 tarihinde vuku bulan darbe girişimi devletin tüm kurumlarında olduğu gibi yargımızda da önemli sarsıntılar meydana getirdiğini belirterek, "Bütün bunlara rağmen daha iyi işleyen bir adalet sistemine doğru güvenle, umutla ve emin adımlarla ilerleyebileceğimizi, Türk halkının güvenine layık olacağımızı söylemek istiyorum" dedi.
2016-2017 adli yıl açılış töreni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Törende yaptığı konuşmada Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, 2016-2017 adli yılının, ülkeye, millete ve tüm insanlığa adalet, huzur, barış, sağlık ve mutluluk getirmesi dileğiyle açtığını belirterek, “Adli yılın açılışında yapılan bu tören Yargıtay’a özgü bir ritüel olmayıp, ülkemizde adli yılın açılmasını ifade etmektedir. Bu özel ve anlamlı günün konuşmasını yapmanın heyecan ve mutluluğunu bir arada yaşıyorum. Adli yıl açılış konuşmaları; demokrasi, özgürlük, adalet, insan hakları, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi evrensel ilkelerin vurgulandığı, başta ağır iş yükü olmak üzere yargının sorunlarının dile getirildiği bir platform olmuştur. Geçen yılki konuşmamda, Türk yargısının iyi bir durumda olmadığını belirttikten sonra, gelecek yıl için “ülkemiz açısından sorunlu alanlardan doğan risklerin büyük ölçüde kontrol altına alındığını ve daha iyi bir adalet sistemine doğru hızla ilerlemek istediğimizi” ifade etmiştim. Geçen yıldan bugüne kadar hem Yargıtay’da hem de Türk yargı sisteminde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. 20 Temmuz 2016 tarihinde istinaf mahkemeleri faaliyete girmiş olup, üç dereceli yargı sistemine ülkemiz kavuşmuştur. Bunu Yargıtay olarak önemsediğimizi ve bunun faaliyete girmesi gerektiğini hem Danıştay olarak hem de Yargıtay olarak bunu arzu ettiğimizi daha önce de ifade etmiştik. Bunun yanı sıra Türk yargısının üzerinde olan ağır iş yükünün ve gelecekte daha da fazlaşacak olan iş yükünün rahatlatılması için alternatif çözüm yöntemleri konusunda çok önemli toplantılar yaptık. diğer taraftan Yargıtayımızın bütün kararlarını kamuoyu erişimine açtık. Bütün bunların yanı sıra 15 Temmuz 2016 tarihinde vuku bulan darbe girişimi devletin tüm kurumlarında olduğu gibi yargımızda da önemli sarsıntılar meydana getirmiştir. Bütün bunlara rağmen daha iyi işleyen bir adalet sistemine doğru güvenle, umutla ve emin adımlarla ilerleyebileceğimizi, kişisel ve kurumsal anlamda her türlü fedakârlığa hazır olduğumuzu, mazeret üretmeyerek daha çok çalışacağımızı, Türk halkının güvenine layık olacağımızı söylemek istiyorum” diye konuştu.
Kurulduğu 6 Mart 1868 tarihinden beri 148 yıldır Türk Milleti adına yargılama yapan Yargıtay’ın ülkesine fedakârca hizmet etmenin haklı gururunu yaşadığını kaydeden Cirit, “Günümüze kadar pek çok üstün yetenekli, seçkin, adil ve fazilet timsali hukukçular Yargıtay’da görev üstlenmişler, Türk Hukuku’nun oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Adalet bayrağının onurla ve vakarla taşınmasında hepsinin payları ve övgüye değer hizmetleri vardır. Yargıtay’da görev yapan ve emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum” dedi.
"Gerçek dindarlık ve hoşgörü insanları dini inançlarından ve siyasi kanatlarından dolayı farklı görmemek bilakis herkesi diniyle ve fikriyle hoşgörmektir"
“Yunus Emre’nin dizelerinde vurguladığı, gönül almak, bağışlamak, kişiler arasında fark gözetmemek, adil davranmak, kin beslememek şeklindeki duygu ve düşüncelerinin temelinde sosyal ve ahlaki hoşgörü yatmaktadır” diyen Cirit, “Gerçek dindarlık ve hoşgörü insanları dini inançlarından ve siyasi kanatlarından dolayı farklı görmemek bilakis herkesi diniyle ve fikriyle hoşgörmektir. Yunusu yerelden evrensele taşıyan bu felsefe yaradılanı sev yaradandan ötürü sözüyle geniş kitlelere ulaşmıştır. Devlet ve toplum olarak sorunlarımızı çözebilmemiz için insan sevgisi ve hoşgörüye dayalı tarihsel mirasımız üzerinde demokratik değerleri yükseltmemiz ve uzlaşı kültürünü geliştirmemiz gerekir. Mevlana Hazretlerinin belirttiği gibi, “Her birimiz tek kanatlı melekleriz. Bizler, ancak birbirimizi kucaklayarak uçabiliriz. Birbirimizi daha çok dinlememiz, daha çok bir araya gelmemiz, en azından çoğu teknik düzeyde olan pek çok sorunun kolaylıkla halledilmesini mümkün kılacak ve sorun çözme kapasitemizi geliştirecektir. Teknik düzeydeki adalet sorunlarının çözümü, günümüzde en çok ihtiyaç duyulan uzlaşı kültürünün oluşmasına ve demokrasimizin de gelişmesine katkı sağlayacaktır.” 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasından sonra toplum olarak sergilediğimiz birlik ve beraberlik, hem devletimizin geleceği açısından hem de sorunlarımızı çözme kapasitesi açısından geleceğe yönelik inancımızı ve güvenimizi pekiştirmiştir” değerlendirmesinde bulundu.
“Teröre doğrudan ve dolaylı destek veren ülkelerin uluslararası sözleşmelere ve uluslararası hukuka uygun davranmalarını bekliyoruz”
Cirit, konuşmasına şöyle devam etti:
“Demokrasimizin önündeki en önemli engellerden biri terördür. Terör, öncelikle insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını tehdit etmektedir. Öneminden dolayı yaşama hakkı, uluslararası bildirge ve sözleşmelerde öncelikle yer almış ve bu hakkın korunması öngörülmüştür. Ülkemizde ve dünyada sürmekte olan terör olgusu insan hakları ve demokrasiler için tehdit oluşturmaktadır. Doğrudan insanı hedef alan terör yaşama hakkını ortadan kaldırmaktadır. Bir insanlık suçu olan teröre karşı bireylerin, kurumların ve tüm devletlerin birlikte mücadele etmeleri bir zorunluluktur. Bugün bazı devletlerin çıkarları için doğrudan veya dolaylı olarak teröre destek verdikleri bilinen bir olgudur. Terör örgütlerinin kullandıkları araç, gereç, silah ve mühimmatın devletlerin tekel ve denetiminde olduğu saklanamaz bir gerçektir. Terörle mücadelede bütün devletlere görev düşmekte olup, devletler özellikle silah ve mühimmatın terör örgütlerinin eline geçmesini önleyici tedbirleri almak zorundadırlar. Bu önlemleri almamak, teröre açıkça destek vermekle eşdeğerdir. Ancak teröre destek veren ülkeler bu silahların bir gün kendilerine çevrilebileceğini bilmelidirler. Bugün terörün acısını derinden yaşayan ülkemiz, bunun üstesinden gelecek güce fazlası ile sahiptir, sabırlı ve hoşgörülü Türk Milletinin sabrının bir sonu olduğu da unutulmamalıdır. Silahın sahibine sadakati yoktur. bir gün kendisine döner. Teröre doğrudan ve dolaylı destek veren ülkelerin uluslararası sözleşmelere ve uluslararası hukuka uygun davranmalarını bekliyoruz. Ülkemizde bölücü terör, dış destekli olarak varlığını sürdürmekte olup, teröre karşı mücadele, ülkemizin en doğal ve meşru hakkıdır. Hukuk devleti olarak terörle mücadelenin zorluğu bilinmektedir. Devletimiz hukuk kurallarından vazgeçmeden terörle mücadeleyi sürdürmektedir ve sürdürecektir. Silahlı kuvvetlerimiz ile güvenlik güçlerimiz terörle mücadelede, canları pahasına üstün çaba ve gayret göstermektedirler. Ancak bu konuda diğer kuruluşlarımıza ve yurttaşlarımıza da görev düşmektedir. Yoğun şekilde bölücü terör örgütünün saldırılarına maruz kalan bölge halkının teröre karşı duruşunu takdirle karşılıyorum. Daha güzel bir dünyada ve ülkede yaşamak istiyorsak terörü bitirmek için, herkes görevini eksiksiz yerine getirmelidir.”
“Bu bir darbe değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini, yok edilmesini, Afrika ve Ortadoğu’nun bazı küçük devletlerinde örnekleri görüldüğü üzere her gün onlarca kişinin öldüğü bir can pazarına dönüştürülmesini amaçlayan bir saldırıdır”
15 Temmuz 2016 tarihinde, milli birlik ve bütünlüğe, demokrasiye, insan haklarına, hukuk devletine, insanı insan yapan tüm evrensel ve ortak değerlere yönelik FETÖ terör örgütü tarafından gerçekleştirilen hain saldırıyı kınadığını ifade eden Cirit, “Bu saldırı, sadece ülkenin yönetimini ele geçirmeye yönelik bir darbe olarak nitelendirilemez. 15 Temmuz 2016 tarihinde vuku bulan eylem, polisin polisle, askerin askerle ve askerin polis ve vatandaşla sonu gelmeyen bir çatışma içine girmesi sonucunu doğurabilecek bir saldırıdır. Öyle bir çatışma ortamı ki savaş uçakları, helikopterler ve tanklar kullanılarak girişilecek ve bir anda ülkenin kan gölüne dönmesine neden olabilecek bir eylemdir. Türkiye’nin 40 yıl geçse dahi geçse bitmeyecek iç çatışmalara ve kardeş kavgaları içinde Cumhuriyetin getirdiği tüm birikimlerin yok olması sonucunu doğurabilecek bir eylemdir. Kamu düzeninin belki de bir daha geri gelmemek üzere bozulmasını hedefleyen bir eylemdir. Bu bir darbe değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini, yok edilmesini, Afrika ve Ortadoğu’nun bazı küçük devletlerinde örnekleri görüldüğü üzere her gün onlarca kişinin öldüğü bir can pazarına dönüştürülmesini amaçlayan bir saldırıdır. Devlet ve millet olarak bu saldırıyı çok iyi tahlil edemezsek, içeriden veya dışarıdan hangi kaynaktan gelirse gelsin bu hain örgütün tüm destekçilerini etkisiz hale getiremezsek, gelecekte de benzer saldırılarla yüzleşmek zorunda kalabiliriz. Çok kıymetli batılı dostlarımız ve insan haklarını korumayı kendilerine görev edinmiş uluslararası kuruluşlar, nazik ziyaretlerinde FETÖ terör örgütünü kast ederek “silahsız terör örgütü olur mu” diye soruyorlardı. Ben de şimdi kendilerine nazikçe sormak istiyorum, “Türk demokrasisinin tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalayan modern savaş uçakları, masum sivillere ateş eden savaş helikopterleri ve vatandaşı ezen tanklar silah değil midir? Ya da bunları silahtan saymayan bir hukuk düzeni dünyada var mıdır? Üzülerek belirtmem gerekir ki, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen hain saldırı, batılı dostlarımız tarafından zamanında ve güçlü şekilde kınanmamış ve bu konuda hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu hayal kırıklığı, söz konusu kuruluşların darbe girişiminde bulunanların haklarını korumaya yönelik insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne yönelik açıklamalarının samimi ve iyi niyetli ifadeler olarak değerlendirilmesini güçleştirmekte ve Türkiye’nin bu alandaki çabalarına zarar vermektedir” açıklamasında bulundu.
“Devletimize ve milletimize karşı darbe girişiminde bulundukları adil yargılamalar sonucunda sabit görülenlerin en ağır cezaları da alacakları muhakkaktır”
2008- 2013 yılları arasında, gündemin ön sıralarında yer alan davalarda temel usul kurallarına aykırı şekilde yapılan adli işlemlerin, Türk kamuoyunu ciddi şekilde meşgul ettiğini ve uluslararası alanda da bunun yansımalarının olduğunu söyleyen Cirit, “Hukuka aykırı işlemlerin hedefi olan gazetecilerin, siyasetçilerin, yargıçların, bürokratların ve kritik noktalardaki silahlı kuvvetler mensupları ile emniyet görevlilerinin toplum ve devlet hayatı açısından taşıdıkları önem dikkate alındığında, söz konusu ihlallerin adalet sisteminin rutin işleyişinden kaynaklanan münferit hatalardan ayrı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden çok net şekilde anlaşıldığı üzere, o dönemde FETÖ terör örgütü tarafından sahte belge ve dijital delil üretilmiş, gizİi tanıklık, yasa dışı dinleme ve yasa dışı teknik takip gibi koruma tedbirleri aracılığıyla hukuk bir silah gibi kullanılmış, Emniyet ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesi adeta diri diri toprağa gömülmüş, boşalan kadrolara da söz konusu darbe girişimini gerçekleştiren terör örgütü militanları yerleştirilmiştir. Bu şekilde, çok sayıda ve iç hukukun en temel kuralları ihlal edilerek yapılan adli işlemlerin, başta ifade özgürlüğü ile adil yargılanma hakkı olmak üzere temel insan haklarını ihlal ettiği Türk mahkemelerinin yanında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da tespit edilmiştir. Maalesef söz konusu uluslararası kuruluşlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararlarındaki tespitleri yeteri kadar dikkate almamışlardır. Bu darbe girişiminden sonra uluslararası kuruluşların değerli temsilcilerinin iyi bir hukukçu gibi olayları kuşkuyla süzeceklerine ve soruna bütünsel bir bakış açısıyla yaklaşarak gerçekleri daha iyi anlayacaklarına inanıyorum. Bu noktada, bu tür eylem ve girişimlerin içinde olanlara da adaletten başka hiçbir borcumuz bulunmadığını güçlü biçimde vurgulamak isterim. Hakkında suç isnadı olan herkes gibi FETÖ terör örgütü üyeleri de adil, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce iç hukuk ve uluslararası hukuka uygun şekilde yargılanacaklardır. Devletimize ve milletimize karşı darbe girişiminde bulundukları adil yargılamalar sonucunda sabit görülenlerin en ağır cezaları da alacakları muhakkaktır” ifadelerini kullandı.
“Anayasal ve yasal değişiklikler hakkında, bu değişikliklerden en çok etkilenecek kurumlardan biri olan Yargıtay’ın da görüşünün alınmasının, çok yararlı olacağını düşünmekteyim”
Kuvvetler ayrılığı sisteminin, yasama, yürütme ve yargı olarak tanımlanan kuvvetlerin, değişik yollardan göreve gelen ve aralarında “fren ve denge mekanizması” bulunan farklı organlara verilmesi olarak tanımlandığını belirten Cirit, “Diğer bir deyişle kuvvetler ayrılığı, devlet iktidarının, hukuki anlamdaki işlevlerinin, aralarında işbirliği olan farklı organlar tarafından yerine getirilmesi ve devletin, yasama, yürütme ve yargı işlevinin birbirine karşı bağımsız organlar tarafından icra edilmesidir. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi’nin 16’ıncı maddesi, kuvvetler ayrılığının, anayasal devlet için zorunlu bir unsur olduğunu belirtmektedir. Kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulamayan siyasal yapıların bir anayasasının olamayacağı da aşikardır. Anayasa, kuvvetleri kullanacak organları ve bunların işlevlerini ortaya koyan yazdı bir belge olmakla birlikte yönetilenler, yönetenlerin sınırlarını bu belge ile tespit etmekte ve onları kontrol imkânına sahip olmaktadır. 1982 Anayasasının başlangıç bölümünün 4’üncü paragrafında “Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullandırılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak anayasa ve kanunlarda bulunduğu” hükmü ile kuvvetler ayrımının işlevini vurgulanmıştır. 1982 Anayasası’nın 9’uncu maddesinde, yargı yetkisi ile ilgili düzenlemenin gerekçesi “yargı yetkisi, fert hak ve hürriyetleri sorununun ortaya çıktığı günden beri kabul edildiği üzere bağımsız organlar tarafından, bağımsız mahkemelerce yerine getirilecektir.” şeklinde ifade edilmiştir. Hukuk devletinde hukukun üstünlüğünün, ancak kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam olarak uygulanması ile gerçekleşeceğinde şüphemiz yoktur. Sağlıklı, demokratik bir yönetim, bu üç kuvvetin birbirinden bağımsız ve ahenkli bir çalışması ile mümkündür. Hazreti Ali’nin ifadesiyle “nerede güzel eserlerden oluşmuş uyum vardır, orada adalet ve erdem hüküm sürer.” Son günlerde kamuoyuna yansıdığı üzere, devleti ve toplumu derinden etkileme potansiyeli taşıyan ve özellikle yargı alanında yapılması düşünülen anayasal ve yasal değişiklikler hakkında, bu değişikliklerden en çok etkilenecek kurumlardan biri olan Yargıtay’ın da görüşünün alınmasının, çok yararlı olacağını düşünmekteyim” şeklinde konuştu.
“İradelerini ipotek altına aldıran hâkimlerin, yetkilerini belli odakların amaçlan doğrultusunda ve hukuksal kılıflar altında bir silah gibi kullanılmasının yanlışlığını anlamak veya anlatmak için kural aramaya ya da hukukçu olmaya da gerek yoktur"
“Bir hukuk düzeni kurmak, en basit ifadeyle güçlülerin zayıfları istismar etmesine mani olmaktır” ifadesini kullanan Cirit, “Hukuk sistemi, hakların normatif düzeyde korunması ile oluşturulur. Bu nedenle en gelişmiş hukuk sistemi, haklan en çok koruyandır. Hâkimin nitelikleri de bu ihtiyaca göre şekillenir. Mecelle’nin 1792’inci maddesinde belirtildiği üzere, “Hakim; bilge, anlayışlı, doğru ve güvenilir, saygın, metin olmalıdır.”Hâkimin sadece üstün ahlaki vasıflara sahip olması yeterli olmayıp, aynı zamanda entelektüel birikiminin de olması şarttır. Gustav Radbruch’un belirttiği üzere, “Ancak aydın bir insan, gerçekten yetenekli bir hukukçu olabilir.” Hâkimin tarafsızlığı, en az hâkimin bağımsızlığı kadar önemlidir. Bugüne kadar “hâkimin bağımsızlığı” üzerinde çok tartışma yapılmasına rağmen, hâkimin tarafsızlığı yeterli ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, “hâkim veya mahkeme bağımsızlığının Anayasa’nın muhtelif maddelerinde korunmuş olmasına rağmen, “hâkimin tarafsızlığıma ilişkin bir hükme Anayasada açıkça yer verilmemiş olmasıdır. Halbuki, yargılama dışı etkilere karşı “hâkimin bağımsızlığı” ilkesi ile korunan hâkimin, yargılama içi etkiler karşısında da güvenceli olması, “adil yargılanma hakkının en temel unsurlarındandır. Her türlü cemaat-cemiyet çıkarının toplum çıkarının yerine ikame edilmesi, hukukun bireysel veya grupsal ihtiraslara feda edilmesi, tarihten bugüne kadar hiçbir medeni hukuk düzeninin hoş görmediği bir anlayıştır. Böyle bir anlayışı koruyacak ya da savunacak bir hukuk ilkesi ya da kuralı bulunmamaktadır. Herkesçe bilinmelidir ki “Adalet arayanın elleri temiz olmalıdır” iradelerini ipotek altına aldıran hâkimlerin, yetkilerini belli odakların amaçlan doğrultusunda ve hukuksal kılıflar altında bir silah gibi kullanılmasının yanlışlığını anlamak veya anlatmak için kural aramaya ya da hukukçu olmaya da gerek yoktur. Böyle bir anlayışın, toplumsal barış ve hukuk düzenine yönelik oluşturduğu tehdidin boyutlarını anlamak için biraz mantık, biraz vicdan, biraz da ahlâk sahibi olmak yeterlidir” dedi.
"Günümüzün koşulları, yargı sistemimizin için bulunduğu ağır şartlar, ilk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında istinaf mahkemelerinin kurulması ihtiyacını doğurmuştur"
Cirit, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hâkimin niteliklerinin öneminin evrensel düzeyde kabul gördüğünün en somut göstergelerinden biri de bu konunun Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen metinlerde yer almasıdır. Yargı mensuplarının uyması gereken etik kurallar ile bu kurallara uygunluğu teftiş edecek mekanizmaların mevcudiyeti, dünyada evrensel bir gereklilik olarak kabul edilmektedir. Yargı mensuplarının uyması gereken etik kurallara ilişkin “BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri” ile savcılara ilişkin “Budapeşte Etik ve Davranış İlkeleri” söz konusu evrensel gerekliliğin somut göstergeleridir. Yargıtay üyeleri, tetkik hâkimleri ile Yargıtay savcılarının uyması gereken etik ilkeler ile bu ilkelere ilişkin takip ve denetim mekanizmalarının tesis edilmesi, toplumun yargıya güven duyması bakımından bir gerekliliktir. Dahası, farklı bir biçimde olsa dahi, Yargıtay personeli için aynı çalışmayı yürütmek ve konuyu bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek zorunludur. Her ne kadar hâkimlere yönelik “BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri” ve savcılara yönelik “Budapeşte Etik ve Davranış İlkeleri” mevcut ise de bu evrensel prensipler çerçevesinde ülkemizin kültürüne ve ihtiyaçlarına göre şekillendirilecek daha detaylı “milli etik kurallarına da ihtiyacımız bulunmaktadır. İşte bu amaçla Yargıtay Başkanlığının BM Kalkınma Programı ile işbirliği yaparak hazırladığı 1 milyon dolarlı bütçeli “Yargıtay’da Etik tikelerin Yaygınlaştırılması, Saydamlığın Güçlendirilmesi ve Yargıtay’a Olan Güveninin Artırılması Projesi” tamamlanmış olup, bu yıl içinde faaliyete geçmiştir. Bu şekilde Yargıtay’ın vizyonu, sadece Avrupa ülkeleri ve değerleri ile sınırlı tutulmamış, bilakis evrensel bir bakış açısı kazanmıştır. Bu proje ile Türk Yargısı’nın evrensel değerleri benimsemesi ve özümsemesi konusunda önemli bir aşama kaydedilecektir. Özellikle Avrupa Birliği’nin Kasım 2015 tarihli ilerleme raporunda eleştiri konusu yapılan yüksek mahkeme üyelerine ilişkin etik kurallar, bu proje çerçevesinde oluşturulacaktır. Türk hukuk sisteminde, 5 Haziran 1295 yani 1897 tarihinde Mehakimi Nizamiyenin Teşkilatı Kanunu Muvakkati ile, ilk derece mahkemeleri ile temyiz mahkemesi arasında istinaf mahkemeleri kurulmuş, günün koşulları ve hâkim yetersizliği nedeniyle 24 Nisan 1924 tarih 469 Sayılı Yasayla Şer’iye Mahkemeleri ile birlikte kaldırılmıştır. Üst mahkemelerin kaldırılmasından hemen sonra bu mahkemelerin yeniden kurulması Türk Hukukunda tartışılmaya başlanmış, 1932 yılından beri çeşitli yasa tasarıları hazırlanmıştır. Üst mahkeme sorunu, adli yıl açış konuşmalarında, kalkınma planlarında, yıllık programlarda yer almış, ne var ki 20 Temmuz 2016 tarihine kadar üst mahkemelerin kurulmasından ne vazgeçilmiş ne de kurulabilmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde 3-4 dereceli yargılama sistemleri varken; ülkemizde yıllarca ilk derece yargılaması ve sonrasında temyiz yargılaması olarak iki dereceli bir yargı sistemi faaliyet göstermiştir. Özellikle son yıllarda Yargıtay’a temyizen incelenmek üzere, yılda ortalama 1 milyonu aşkın dava dosyası gelmekte ve Yargıtay yoğun ve özverili bir çalışma ile bu ağır iş yükünün altından kalkmaya çalışmaktaydı. Bir içtihat mahkemesi olarak görev yapması gereken Yargıtay, hem maddi vakıalar, hem de yasalara uygunluk yönünden denetleme görevini üstlenmiş, bir taraftan vakıa denetimi diğer taraftan da hukuka uygunluk denetimi yapmıştır. Ağır iş yükü sorununun üye ve daire sayısının artırılması ile çözülemeyeceğini, şu ana kadar ki deneyimlerimiz açıkça göstermiştir. Günümüzün koşulları, yargı sistemimizin için bulunduğu ağır şartlar, ilk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında istinaf mahkemelerinin kurulması ihtiyacını doğurmuştur. Nitekim yapılan yasal düzenlemeler neticesinde istinaf mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihinde yeniden faaliyete geçirilmiştir. Tarafların ve tanıkların katılımlarına ikinci kez yer verilen duruşma sistemi, istinafın evrensel boyuttaki tanımına uygun yargılama düşüncesinin yerleşmesi bakımından önem arz etmektedir.”
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126