Taffarel: Arda, Türkiye’de koşmadan oynuyordu

Brezilya ve Galatasaray takımının kaleci antrenörlüğünü yapan Claudio Taffarel, görevden ayrılan iki İtalyan teknik adamı sarı kırmızılı oyuncuların kabullenemediğini söyledi. İtalyanları uyardığını da belirten Taffarel, "Galatasaray’ın...

Taffarel: Arda, Türkiye’de koşmadan oynuyordu

Brezilya ve Galatasaray takımının kaleci antrenörlüğünü yapan Claudio Taffarel, görevden ayrılan iki İtalyan teknik adamı sarı kırmızılı oyuncuların kabullenemediğini söyledi. İtalyanları uyardığını da belirten Taffarel, "Galatasaray’ın...

26 Ocak 2015 Pazartesi 10:05
Taffarel: Arda, Türkiye’de koşmadan oynuyordu
banner203
Brezilya ve Galatasaray takımının kaleci antrenörlüğünü yapan Claudio Taffarel, görevden ayrılan iki İtalyan teknik adamı sarı kırmızılı oyuncuların kabullenemediğini söyledi. İtalyanları uyardığını da belirten Taffarel, "Galatasaray’ın Hamza Hamzaoğlu'na ihtiyacı vardı" derken, Atletico Madrid'in Türk yıldızı Arda Turan için ise "Arda, Türkiye'de koşmadan oynuyordu." yorumunda bulundu.

Türkiye'ye gelen en iyi kalecilerden biri olarak gösterilen ve futbolda Türkiye'nin takımlar bazında kazandığı en büyük başarıda büyük pay sahibi olan Brezilyalı Claudio Taffarel, Aksiyon Dergisi’nden Behram Kılıç’a birbirinden çarpıcı açıklamalar yaptı. Yıllarca Türkiye’de yaşamasına rağmen medyaya pek röportaj vermeyen Taffarel, taktik ve fizik ağırlıklı antrenmanlar yapan Roberto Mancini ve Cesare Prandelli’yi bu metot Türkiye’ye uymaz diye uyardığını, Galatasaray’ın bu dönemde anlaştığı Hamza (Hamzaoğlu) hocanın gelmesiyle futbolcuların rahatladığını söyledi.

Claudio Taffarel'in Aksiyon Dergisi’ndeki röportajdan bazı bölümler:

Üç Dünya Kupasında oynadınız. Brezilya gibi bir ülkede yıllarca kalede olmayı nasıl başardınız?
Öncelikle oynadığım kulüp takımlarında iyi çalıştım. Ama Brezilya’da kalede kalmanın sırrı şu: Kazanırsanız devam edersiniz. 1990’da ilk zamanlarımdı. Arjantin’e 1-0 yenildik. Ama o zaman genç bir kaleciydim ve gelecek vaat ediyordum. Bu yüzden devam ettim. 94’te kupayı kazandık. Ama 98’de finalde kaybedince beni hemen kadrodan çıkarttılar. Zaten 32 yaşındaydım.

1994’te İtalya ile oynadığınız final maçında Baresi, Massaro ve Baggio penaltı kaçırdı. Siz 2-2’yken Massaro’nun penaltısını kurtardınız. Baresi ve Baggio ise auta attı. Baggio topun başına gelirken ne hissettiniz?
Baggio topa doğru geldiğinde işin orada biteceğini hissettim. Son penaltıydı. Ama ben mi kurtaracağım, yoksa o topu dışarı mı vuracaktı ondan emin değildim. Dışarı attı. Ama sonradan düşündüğümde en iyi çözümün de bu olduğunu söylemeliyim. Çünkü eğer o penaltıyı kurtarsaydım, sanki kupayı tek başına kazandıran kahraman gibi olacaktım. Hâlbuki o zaferi bütün takım kazandı. Baggio kaçırınca sadece ben öne çıkmamış, hepimiz kupayı kazanmış olduk. Bizim takım açısından bu durumun Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünüyorum.

Kupa maçından önceki gece yatağa yattığınızda rahat uyuyabildiniz mi?
Ben 1994’te sanki bir hazırlık maçı yapacağız rahatlığındaydım. Ekstra bir durum gibi gelmedi. Huzur içindeydim. Rahat uyudum. Ama 1998’de takım içi problemler vardı ve bu yüzden bende final maçı öncesi 94’teki rahatlık yoktu.

1998 Dünya Kupası’nda Fransa ile oynadığınız final maçının soyunma odasında maç öncesi neler yaşandı? Ronaldo’nun sahaya hasta çıktığı söylendi durdu. Sponsor baskısıyla oynadı dendi. Hasta mıydı?
Aslında bir sponsor baskısı olduğunu düşünmüyorum. Normalde öğleden sonra bir rahatsızlık geçirdi. Doktora götürüldü. Doktorlar oynamaması gerektiğine karar verdi. Ama maça giderken Ronaldo ben oynamak istiyorum dedi. Ronaldo oynamak isterse oynatırsınız. Yapacak bir şey olmaz bu durumda. Hoca da oynattı.

98’deki finalde iki kafa golü atan Zidane’ı ceza sahası içinde unuttunuz mu? O gün onu kim tutacaktı?
Orada ayarı bozan Ronaldo’nun oynamak istemesiydi. Normalde sahaya çıkacak ilk 11 başkaydı. Sonra Ronaldo ‘oynamak istiyorum’ dediğinde bütün takımın oyun ve kadro yapısı değişti. Kimse o maçta iyi oynamadı zaten. Kadro değişince oyuncular da şaşırdı. Baştan kaybetmiş gibi bir takım vardı sahada. Hatta maç satıldı mı diye düşünenler oldu bu yüzden. Biz o gün çok iyi oynayamadık. Sadece bir kişi değil, bütün takım kötü oynadı o maçta.

1998’deki finalden sonra Galatasaray’a transfer oldunuz. Neden Galatasaray? Ve sizi bu transfer için ikna eden şey neydi?
Sözleşmem bitmişti. Bir menajer böyle bir teklif olduğunu söyledi bana. Türkiye hakkında, Türk futbolu hakkında hiç bilgim yoktu. Arabistan gibi bir ülke sanıyordum burayı. Sonra teklif gelince eşimi İstanbul’a gönderdim. Galatasaray misafir etti. Yönetici Ali Dürüst vardı. Çok ilgilendi. Eşim şehri, Florya’yı beğendi. Beni ikna eden eşim oldu bu transfer için.

2000 UEFA finalinde Henry’nin kafa vuruşunu kurtardınız ve bu unutulmaz bir andı bizler için. Ya sizin için?
1994 finalinde Massaro’nun penaltısını kurtardığım an da benim için unutulmaz bir olaydı. Aynen onun gibi Henry’nin kafa vuruşu da benim için unutulmaz bir an oldu. Hatta bir gol atmış gibi değerli bir olaydı o kurtarış. Şimdi bile sokakta taraftarlar beni gördüğünde sürekli o kurtarışı hatırlatıyor.

1998-2001 yılları arasındaki Galatasaray takımını farklı kılan unsur neydi? Bugünkü takım ile kıyaslarsak…
Ben o günle bugün arasında felsefenin değiştiğini düşünüyorum. Şu anda futbol farklı oynanıyor, farklı sebepler için oynanıyor. O dönemdeki oyuncularda daha çok oynama arzusu, kazanma arzusu, Galatasaray’ı büyütme arzusu vardı. Şimdi belki takım zaten büyük, gelmek istediği yere geldi diye düşünebilir bugünkü oyuncular. Ama yanlış anlaşılmak da istemem. Bugünkülere bir eleştiri değil bu. Aradaki fark bu. Şimdiki oyuncular başka nedenler için oynuyor. Dünyadaki futbol mantalitesi de değişti. O günkü ruhla bugünkü farklı. O günkü oyuncu grubu hem kendi kulübünü hem de Türk futbolunu yükseltme adına bir çalışma, bir gayret içindeydiler. O zamanlar Türk futbolunun da buna ihtiyacı vardı. Ve o gayretlerin sonunda UEFA Kupası geldi, Dünya üçüncülüğü yaşandı. Türkiye, bunların üzerine koyup gitmesi lazımdı ama bunu yapamadı Türk futbolu.

Evet yapamadık bunu…
Alt yapı için tesisler, imkânlar var. Geçenlerde Riva’daki Milli Takım tesislerini gördüm. Birçok ülkede böyle tesis yok. En büyük olabilme adına imkân var ama olmuyor.

Neden olmuyor?
Bunu anlamak zor. Milli takımın başında iyi de bir hoca var. Ama futbolcuların şunu düşünmesi lazım: ‘Biz iyi takımız. Gidip İzlanda’ya yenilmememiz lazım’. Bunu birbirlerine söylemeleri lazım. Büyük olduklarının farkında olmaları gerekir.

Hagi ile kısa bir süre çalıştınız. Sonra futbola ara verdiniz ve 2011’de Türkiye’ye geri döndünüz. Bu nasıl oldu?
Fatih Terim aradı. Kaleci antrenörlüğü teklifinde bulundu. Ben ‘yapamam’ dedim. Ama o ısrar etti. Onun ısrarlarıyla da buraya geldim.

2001 ile bugünü kıyaslarsak. Türk futbolunda neler değişti?
Yani benim durumumla ilgili söyleyeyim aradaki farkı. Yanlış anlaşılmaz umarım. O zaman bırakma sebebim kontratımla ilgili nedenlerdi. O zamanki yöneticilerimiz bana dediler ki maaşını yüzde elli indirelim. Biz UEFA Kupasını, Süper Kupa’yı kazanmıştık. Şampiyonluklar yaşamıştık. Yani çok önemli başarılar elde etmiştik. Bu bana aslında ‘git’ demekti. Ben de gittim. 2011’de geri geldiğimde ise paraların katlandığını, hatta bizim dönemimizdeki yabancılar kadar verimli olmayan yabancıların burada çok büyük paralar kazandığını gördüm. En büyük fark buydu benim için.

Türkiye’deki futbol ikliminde bir şeyi değiştirmek elinizde olsaydı neyi değiştirirdiniz?
En önemli şey -yapabilsem bunu- oyuncuların mantalitesini değiştirmek isterdim. Türk oyuncular büyük bir takıma geldiklerinde kendilerini zirvede görüyor. Artık olduk diye düşünüyorlar. Bu mantalite yüzünden futbolları geri gidiyor. Buraya gelen yabancılar için de şunu söyleyebilirim, çok para kazanabilirler karşı değilim ama Türklerden daha fazla gayret etmeliler ki futbol gelişsin.

Size göre futbolumuzun başka sorunları var mı? Zira devre arası Antalya’da Türk teknik direktörler de sadece sorunları tartıştı. Son 3-4 senedir sadece ve sadece sorunlar tartışılıyor.
Onlar ne düşünüyorlar bu konuda?

(Taffarel’e, Türk teknik direktörlerine göre futboldaki en büyük sorunun; alt yapı eğitimi olduğunu, alt yapılarda çalışan hocaların yeterince eğitime sahip olmadığını, futbolu futboldan gelenlerin yönetmesi gerektiğine dair görüşlerini ilettim. Kendisi de tek tek saydığım bu maddeleri başıyla onayladı. Sonra sözü o aldı).
Çözüm bulmadan, sürekli sorunu tartışmak doğru değil. Ama ben de aynı şeyleri düşünüyorum. Çok eleştirmek taraftarı da değilim. Eleştirince bir çözüm üretmeniz lazım. Temel olarak mantalitenin değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Sürekli kazanan bir ekip oluşturmak gerekiyor. Bu da biraz mantalitenin değiştirilmesiyle alakalı. Hâlâ UEFA Kupasını kazanan takım konuşuluyor. Ama artık yeni zaferler konuşulmalı. Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Barcelona ya da Bayern Münih ne yapıyor artık görebiliyorsunuz. Dolayısıyla yeni bir keşif yapmaya da gerek yok. Sadece çalışmak lazım.

Arda Turan dergimize ‘Futbolu İspanyada öğreniyorum’ açıklamasında bulunmuştu. Siz de onunla çalıştınız. Neden böyle söylüyor?
Aslında bu benim dediğimi doğruluyor. Bakın, Türk oyuncularının kapasiteleri var. Ama dediğim gibi mantalitelerini değiştirmeleri gerek. İtalya’da futbolcular işlerinin sadece 90 dakika sahada oynamak olmadığını, saha dışında da mental olarak hazır olmak zorunda olduklarını, kendilerine iyi bakmaları gerektiğini bilir. Türk oyuncuları ise antrenmanda çok çalışmaları gerektiğini anlamak zorundalar. Arda, burada olduğu günlerde yavaş, yürüyerek oynayabileceğini biliyordu. Ama oraya gittiğinde bunun böyle olmadığını, koşmazsa takıma giremeyeceğini gördü. Dolayısıyla koşmaya başladı. Mantalitesini değiştirdi. Son Türkiye-Brezilya maçından bir örnek vermek istiyorum: Takım olarak baktığımız zaman Türk oyuncular Brezilya 11’i kadar teknik değillerdi. Dolayısıyla aradaki farkı kapatmak için Türk oyuncularının daha fazla koşması gerekiyordu. Ama maçta gördük ki Brezilya teknik olmasına rağmen Türk takımından toplamda da daha fazla koştu. Bu böyle olmamalıydı. Böyle olursa maç kazanamazsınız.

Türk taraftarının Brezilya’yı alkışlamasının da sebebi bu muydu?
Seyircilerin bu tavrı açık bir mesajdı Türk futbolcularına. Türk seyircisi bence akıllı davrandı. Olması gereken ‘bu’ dediler. ‘İyi oynayacak, koşacak, pas yapacak’ takım istediler. Taraftarın tavrını bir eleştiri gibi de görmemek lazım. Orda bir mesaj vardı. Neymar’ı alkışlamaları mesajdı. Biz 3 ay önce Almanya’ya 7-1 kaybettik. Ama yeni hoca geldi, yeni bir ümit, yeni bir motivasyonla ‘Biz beraberiz başarabiliriz’ dedi. Ve ondan sonra da takım bu futbolu oynamaya başladı. Bunu Türk takımı da yapabilir.

Siz sakin, güler yüzlü, sempatik birisiniz. Fatih Terim ise sinirli ve agresif. Onunla çalışmak zor oldu mu?
1998’de geldiğimde Terim hocamdı. Oyuncu olarak oynadığım zamanla hoca olarak çalıştığım zaman biraz farklı. Bu süre zarfında Fatih hoca da değişti. O zamanlar daha gençti, heyecanlıydı, sertti, daha ısrarcıydı. Kaybettiğimiz zaman farklı reaksiyonlar gösterebiliyordu. Sonra o da gelişti. Tecrübe kazandı. Şimdi artık heyecanını çok karıştırmamaya, dengeli gitmeye başladı. Daha soğukkanlı oldu. Dolayısıyla onunla çalışmak daha kolay hale geldi.

Terim’den sonra Roberto Mancini ile çalıştınız Galatasaray’da. ‘Mancini, Türkiye’deki atmosferi zamanla öğrenecek demiştiniz’ bir açıklamanızda. Öğrenememesinin sebebi neydi?
Aslında Mancini tam alışmaya başladığı dönemde gitti. Kalsa alışabilirdi. Genel olarak İtalyanların bir futbol anlayışı var; daha çok taktik, daha çok fizik üzerine yoğunlaşıyorlar. Bu anlayış ise Türkiye’deki futbol anlayışına tam uymuyor. Bizim oyuncular daha çok topla oynamak, daha dinamik, daha hareketli antrenmanları seviyor. Dolayısıyla Mancini’nin takımı taktik, fizik ağırlıklı çalıştırması buraya uymadı. Sonra Cesare Prandelli geldi. O Mancini’ye göre daha hazırlıksız yakalandı. Hazır bile değildi. Ani gelişti. Aynı şeyleri yaptı. Hatta uyardım, ‘bu taktikler buraya uymaz’ dedim. Ama o denedi, fakat uymadı. Buranın mantalitesiyle İtalyanların anlayışı tutmuyor.

Buraya uyan metot nedir? Türkiye’ye bir yabancı hoca gelse ona ne tavsiye edersiniz?
Yani bu söylediklerim belki yanlış anlaşılabilir. Ama normalde futbolcuya bakıp onların durumuna göre bir şeyler yapılmalı. Taktik gerekli, fizik gerekli ama futbolcuyu rahat da bırakmak gerekiyor. Futbolcu kendini ifade edecek. Hamza (Hamzaoğlu) hoca geldiğinde bunu yaptı. Rahat, huzurlu, basit şeyler yaptı. Komplike olmayan. Dolayısıyla futbolcular rahatladı. Yüzleri gülmeye başladı. Bu da her şeye yansıdı. Sonuçlar ortada. O hocalar kötü olmayabilir ama sürekli zorlayıp, zorlayıp aynı şeyleri denemeye çalıştılar. Futbolcular ise bunu kabullenmedi. Tepkiler geldi. Hamza hocayla bu değişti. Mütevazi davranıyor. Futbolcular da bundan mutlu oluyor. Bu mutluluklarına sebep olan Hamza hocaya da güzel sonuçlarla, bir karşılık bir hediye vermeye çalışıyorlar.

Galatasaray yönetiminin Prandelli’den sonra görevi Hamza hocaya vermesini bazıları riskli bulmuştu…
Bence Hamza hoca tercihi çok yerindeydi. Olabilecek en iyi seçenekti. Futbolcuların da buna ihtiyacı vardı. Türk futbolunu bilen, onlara güven verebilecek bir hocaya ihtiyaçları vardı. Bu özellikleri fazlasıyla barındıran biri Hamza hoca.

Şampiyonlar Ligi’nde fazla gol yemek Muslera’da olumsuz etki bıraktı mı?
Zannetmiyorum. Tabi hepimiz için utanç verici sonuçlardı. Yenilebilirsin ama 4-0 gibi skorlarla olmamalıydı. Unutmamız lazım bunları.

Gelecek 20 yıl kaleci antrenörlüğü yapmak istediğinizi, teknik direktör olmayı düşünmediğinizi söylediniz. Sebebi nedir?
Aslında hep söylediğimin tersi oluyor. Ben futbolu bıraktığımda kesinlikle, futbolun içinde yer almam, kaleci hocası olmam demiştim. Ama oldum. Şimdi de öyle söyledim ama bugünlerde teknik direktörlük kurslarına gideyim mi diye düşünmeye başladım. Kaleci antrenörü çok şut çekiyor. Belli bir yaştan sonra bu zor olacak. Ama futbolun içinde kalmam lazım. Bu yüzden yardımcı hocalık gibi pozisyonları düşünmeye başladım. Ama bunun için diploma almam gerekiyor.

Federasyonun son 14 yabancı kararı için ne diyorsunuz?
Tabi çok yeni bir karar. İyi mi kötü mü olacağı ile ilgili şimdiden bir şey söylemek erken. Ama normalde yabancı sayısı hep azaltılıyordu, şimdi radikal bir şekilde yükseltildi. Burada da kulüplerin yabancı tercihlerini iyi yapması önemli. İyi oyuncular seçilirse bu Türk futbolunu da geliştirebilir. Böyle yapılırsa faydalı olabilir, tersi olursa yazık olur.
İnanç hayatımın hep merkezinde oldu

İnançlı bir insan olduğunuzu biliyoruz. Bu durum aileden mi sonradan mı gelişti?
Biraz aileden geldiğini söyleyebilirim. Annem ve babam da Allah’a inanırlardı. Ben şöyle düşünüyorum: Çok kapılar açıldı, çok başarılar yaşadım ama bunlar benim kapasitemle olmadı. Allah’ın izniyle, Allah’ın lütuflarıyla oldu. Ben bunun bilincindeyim. Onun için uzun planlar yapmam. Çünkü yarın ne olacağını bilmiyorum. Ona O (Allah) karar veriyor. İşimi yapıyorum, gerisini ona bırakıyorum.

Çok dua ediyor musunuz?
Sizin gibi günde 5 kere değil ama dua ediyorum.

İslam dini hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?
İslam’la ilgili çok derin bilgilerim yok. Oyunculardan dini bütün olanlar var, biliyorum. Ben bir şeye inanmak gerektiğine inanıyorum. Bir şeye inanmak çok önemli. Biz Deus diyoruz. Siz Allah diyorsunuz. Ama aynı tanrıya inanıyoruz. Tabi her iki dinin kendine göre değişik yolları var. Ama günün sonucunda o farklı yollar hep Allah’a gidiyor. Bu çok önemli. İnanç, benim hayatımın hep merkezinde oldu. Kararlarımı hep o belirledi. Bir şeye inanmadığınız zaman kayıp gibi düşünebiliriz bu hayatı.

Üç din adına da birbirlerini öldürenler var dünyada. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bütün dinlerde böyle sıkıntı var. Her dinde böyle insanlar var. Problem şu ki onlar doğru yaptıklarını düşünüyorlar. Hatta İncil’de de böyle bir bölüm var: ‘Kötü yapıyorlar ama iyi yaptıklarını düşünen insanlar var’ diyor orada. Şu anda yaşadıklarımız da kısmen onu gösteriyor. Dinin yanlış anlaşılması, yanlış tercüme edilmesi bu. Fransa’daki son olaylarda Müslüman olduğunu söyleyip eylemlerde bulunanları gördük. Ama bizzat Müslümanlar o insanları kınıyor. İnsanları öldürenler, İslamiyet’e en büyük kötülüğü onlar yapıyor. İslamiyet’in imajını zedeliyorlar.

Elinizde bir imkân olsa dünyada neyi değiştirmek isterdiniz?
Açlık. Açlık çeken insanların bu durumunu değiştirecek bir şey yapmak isterdim. Aslında çok şey var. Şiddet, terör gibi.. Aç kalan çocuklar. Mozambik’e gittim. Açlığın ne olduğunu orada gördüm.
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126