DİKKAT CANLI YAYINDAYIZ!

Her bitiş bir başlangıçtır aslında. Batmaya yüz tutan güneş, biraz sonra başlayacak gecenin habercisidir. Tıpkı gün ağarmasıyla gecenin bitişinde yeni bir günün muştusu olduğu gibi en son bitişe ulaşmak mümkün değildir.

DİKKAT CANLI YAYINDAYIZ!

Her bitiş bir başlangıçtır aslında. Batmaya yüz tutan güneş, biraz sonra başlayacak gecenin habercisidir. Tıpkı gün ağarmasıyla gecenin bitişinde yeni bir günün muştusu olduğu gibi en son bitişe ulaşmak mümkün değildir.

23 Temmuz 2008 Çarşamba 20:30
DİKKAT CANLI YAYINDAYIZ!
banner203
İlköğrenimimiz bittiğinde orta öğrenim; üniversite bittiğinde sosyal hayata merhaba dediğimiz gibi hiçbir bitişi en son olarak göremeyiz. Hayatta yapmak zorunda olduğumuz görevlerimizi ya da yaşamak mecburiyetinde olduğumuz süreçlerin sıkıntılarından dolayı bir an evvel bitmesini isteyebiliriz. Oysa yaşamakta olduğumuz sürecin sıkıntılarından bile zevk almayı, başarı yolunda ilerliyor olmanın hazzını yaşamayı ihmal ederiz hep. Allah dostu Mevlana'nın; “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” dediği gibi sevinçleriyle ve kederleriyle dünü geride bırakırız ve yönümüzü ileriye hep ileriye çeviririz. Biz farkında olmasak da ilerinin yeni bir başlangıç olduğu bilinçaltımızda bizi güdüler. Hangi baba çocuğuna her gün ama her gün yeni bir defter alır? Ya da siz baba olsanız; çocuğunuzun doğduğu günden itibaren ömrünüzün yettiği her gün için çocuğunuza yeni bir defter alabilir misiniz? ””Alırım, ne var ki? ””Yok ya alamam her halde. ””Her gün olmasa da yılda bir olsa”¦ ””En azından ayda bir olsa belki alırım. Bir insanın ortalama ömrü yetmiş yıl olduğunu düşünürsek yaklaşık 25 bin adet yeni defter lazım. Acaba ben çocuğumun doğduğu günü biliyorum ama öldüğü günü görebilir miyim demeyin. Farz edelim ki gördünüz. Yirmi beş bin yeni defter alacaksınız. İşin sadece ekonomik boyutunu düşünmeyin. Bir defada 25 bin defteri alıp öyle kenara çekilmek de yok. Her gün yeni bir defter vereceksiniz. Eski defterleri alacaksınız ama defterlerdeki yazılı olan sevinç, başarı, güzellikler ya da kötülükler çocuğunuza ait olacak. Sizin işiniz sadece yeni gün için bir defter verip düne ait olan defteri almak. Yani defterin cisim olarak yükünü siz taşıyacaksınız, içinde olan veya olmayan ne varsa çocuğunuza ait olacak. Ya böyle bir şey olabilir mi demeyin. Böyle bir şeye gerek var mı diye hiç sormayın. Akşam olup yatağımıza uzandığımızda defteri kapatıp sabah uyandığımızda yeni bir defteri kullanmaya başlamıyor muyuz? Her sabah uyandığımızda ter temiz bir defter sayfası verilmiyor mu bize? Akşam olduğunda o güne ait defterlerimiz elimizden alınıyor ve sabah olduğunda yeni gün için yeni bir defter veriliyor. Verdiğimiz defter; yaşadığımız günün bittiğini yani o deftere artık bir şey yazamayacağımızı ifade ediyor. Ama dünün başarısı ya da başarısızlığı bize aittir. Dünün sevinci, kederi, mutluluğu, coşkusu, korkusu, kaygısı bizim. Hatta bazılarını bugüne de taşıyabiliriz. Ama dünkü deftere bir şey yazamayız. Ne yazacaksak bu günkü deftere yazmalıyız. Hatta boş bırakacaksak bile bugünkü defteri boş bırakabiliriz. Dünkü defterde hoşumuza gitmeyen yerleri karalayıp üzerini çizemeyiz. Beğenmediğimiz sayfaları yırtıp çöpe atamayız. Böyle bir yetkimiz yok. Dün yazdığımız defterleri açıp bakabiliriz. Ne yazdığımıza, nasıl yazdığımıza bakabiliriz. Defteri dolu dolu kullandığımıza ya da boşu boşuna harcayıp çarçur ettiğimize bakıp kendimizi sorgulayabiliriz. Bu gün elimize verilen defteri daha iyi kullanmak, yazacaklarımızı daha özenli yazmak için çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünkü yazdıklarımız bugün bize ders verebilir. Ama sadece o kadar. Dünkü defterler üzerinde değişiklik yapmamıza izin verilmez. Yarın ve daha sonraki günler için verileceğini düşündüğümüz defterlere ne yazacağımızı nasıl yazacağımızı hayal edebiliriz. Zihnimizde kurgular hazırlayabiliriz. Taslaklar planlayabiliriz. Ama yarın için yeni bir defter verilecek mi bilmiyoruz. Yani sabahını gördüğümüz her yeni gün için bir defter veriliyor ama bir sonraki günün defteri garanti değil. Dahası yarının defterini, yarın elinize verecekler. Yarının defterini, bugünden elinize vermiyorlar. Yarının bomboş, tertemiz defterini size uzaktan gösteriyorlar. Tasarımlarını, kurgularını planlayabilirsin. Lakin bugünden eline alıp üzerinde bir şeyler yapma hakkına sahip değilsin. Çünkü o defteri yarın sana verip vermeyecekleri belli değil. Her gün için ayrı bir defter, dünün defteri, bugünün defteri, yarının defteri”¦ Çok mu kafa karıştırdım? Aslında kafa karıştırdığımı düşünmüyorum. Her şey o kadar açık ve net ki”¦ Dünün defterleri bizim geçmişimizi, bu günün defteri şu an yaşamakta olduğumuz anı, yarının defteri ise geleceğimizi simgeliyor. Geçmişimize bakabiliriz. Üzerinde düşünebiliriz. Hatalarımızdan ve başarılarımızdan ibret alabiliriz. Başarılarımızdan ötürü göğsümüz kabarabilir ve hatalarımızdan dolayı pişmanlık duyabiliriz. Hepsi o kadar. Ama dün yaşandı ve bitti. Dünü, bandı tekrar başa sarar gibi tekrar yaşayamayız. Yaşadığımız hayatın provası yoktur diye boş yere söylemiyoruz. Yani hükmetmekte olduğumuz zaman parçası olan şu an, içinde bulunduğumuz ve nefes alıp vermekte olduğumuz zaman diliminde hayatın bizzat kendisini yaşıyoruz. Bir şeylerin provasını yapmıyoruz. Bu nedenle yaşıyor gibi yapmak yerine yaşamak daha doğru olmaz mı? Tiyatro, sinema ve müzik gibi görsel ve işitsel sanat dallarında prova yapılır. Sahnelenecek veya çekilecek eserin daha başarılı olması için prova kaçınılmazdır. Çünkü prova, başarıya doğrudan etki eden faktörlerden birisidir. Sahnelerde canlandırılan eserlerin kamera arkasına veya sahne öncesine bir bakma imkânımız olsa da görsek o sanatçıların başarıya ulaşabilmek için ne kadar emek verdiklerini. Bazen on saniyelik bir görüntü için üç dört saatini verdiklerine tanık olabiliyoruz. Üç dört saat harcanarak ortaya çıkarılan on saniyelik görüntü, belki de zihinlerimize kazınıyor ve yıllarca belleğimizde kalabiliyor. Tiyatro ve sinemada, sanatın en güzel şekilde icra edilmesi için prova yapılıyor. Peki, yaşamın kendisi en büyük sanat değil mi? Yaşama sanatını öğrenmek zorunda değil miyiz? Elbette öğreneceğiz. Ama prova yaparak değil. Çünkü hayatın kendisini bizzat canlı olarak yaşıyoruz. Banttan yayın yapmak gibi bir lüksümüz yok maalesef. Özel radyo ve televizyonların ilk kurulduğu yıllardı. Memleketim olan Kayseri -Yahyalı'da, Yahyalı Tv adında bir televizyonda çalışıyordum. Televizyon amatör, çalışanlar amatör, konuklar amatör, her şey amatör. Teknik imkânlar o kadar kısıtlı ki, elimizde eski bir kamera var. Çektiğimiz bütün görüntüler direk yayına gidiyor. Arşivleme diye bir imkân zaten yok. Çünkü elimizde o kameraya ait kaset bile yok. Tamamen canlı yayındayız. Hatalarımız, dil sürçmelerimiz olduğu gibi yayına gidiyor. Böyle bir televizyon olur mu demeyin oluyordu o günlerde. Daha sonra yasal düzenlemeler geldi, Radyo Televizyon Üst Kurulu, işe sahip çıktı da işi gerçekten yapanlar yola devam etti. Bizim gibi yaz tatillerinde hobi olsun diye yapanlar kapattı. İş, ciddiyet kazandı. Gelelim asıl konuya. Yahyalı Tv'de program yaparken, Yahyalı'nın tanınmış âlimlerinden, İpek Hoca namıyla bilinen Hacı Hasan Türkmenoğlu Hoca Efendi, canlı yayında konuğum oldu. Biz yine her zamanki gibi kamerayı direk yayına bağlamışız, kameranın içinde kaset yok. Ben ne dersem ve İpek Hoca ne derse olduğu gibi evlere gidiyor. İpek Hocamıza, hoş geldiniz dedikten sonra başladı konuşmaya. Yarım saate yakın giriş konuşması yaptı. Daha sonra izleyicilerden telefonla gelen sorulara cevaplar verdi. Yaklaşık iki saat süren bir program oldu. Canlı yayında olduğumuzu bildiğim için ben kelimeleri seçerek konuşmaya çalıştım. İpek Hocam, hayatının her anını sürekli canlı yayında gibi yaşadığı için dikkat etmesine gerek yoktu. Yani düşünmeden, tartmadan konuşmazdı. Bu sebeple ayrıca sözcükleri seçmesine gerek kalmazdı. Yayın bittikten sonra kameranın yönünü stüdyodaki manzara resimlerine çevirdik. Fon müziği eşliğinde manzara resimleri yayınlamaya başladık. İpek Hocamıza teşekkür ettik. O da yayından dolayı bize memnuniyetlerini ifade etti. Tam stüdyodan uğurlamak üzereydik. Bana döndü ve: ””Yusuf Bey evladım, bu program saat kaçta yayınlanacak. Kendimizi bir izlesek diyorum. ””Hocam program yayınlandı. ””Canlı yayın dediğin o muydu? ””Evet hocam. ””Şimdi biz kendimizi izleyemeyecek miyiz? ””Üzgünüm hocam. ””Sağlık olsun evladım. İyi günler. ””İyi günler Hocam. Allah mekânını cennet eylesin. Merhum İpek Hocamız, hayatının her anını canlı yayın gibi yaşadığından dolayı; ne yaptığına ne söylediğine çok dikkat ederdi. Bu nedenle de bant kaydı olmasa bile nedamet duygusu yaşamazdı. Bizim de yapmamız gereken, tıpkı canlı yayındaymışız gibi hem de hayatımızın tamamını canlı yayında yaşıyormuş gibi dikkatli yaşamak değil mi? Defterimize yazacağımız yazılar, çizeceğimiz resimler sanat eseri de olabilir karalama da. Önemli olan dün yazdıklarımız ya da yazmak isteyip yazamadıklarımız için hayıflanmak yerine bugün elimize verilen defteri dolu dolu teslim etmektir. Bugünün defterinin kaliteli olmasına, estetik olmasına ve pişmanlık duygusunu getirmeyecek şekilde içerik yüklü olmasına özen göstermeliyiz. Yazara mesaj: yusufyesilkaya@gmail.com www.yusufyesilkaya.net Not: bu yazı; www.yusufyesilkaya.com , www.dinahlak.com , www.haber46.com ve www.kisiseldunyam.com web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126