Kapıyı Çarpıp Giderken

Faruk Bey, orta ölçekli bir işletmede kısım amiri olarak görev yapıyordu. Geliri çok yüksek değildi ama piyasa koşullarına göre durumu kötü de değildi. Çalıştığı işyerinde kıdemli personel olduğu için, astları ve üstleri arasında hatırı sayılıy

Kapıyı Çarpıp Giderken

Faruk Bey, orta ölçekli bir işletmede kısım amiri olarak görev yapıyordu. Geliri çok yüksek değildi ama piyasa koşullarına göre durumu kötü de değildi. Çalıştığı işyerinde kıdemli personel olduğu için, astları ve üstleri arasında hatırı sayılıy

11 Mart 2009 Çarşamba 23:06
Kapıyı Çarpıp Giderken
Bir gün, Faruk Bey'in işyerinin karşısındaki araziye büyük iş makineleri geldi ve hummalı bir çalışma başladı. “Ne oluyor, buraya ne yapılıyor?” demeye kalmadan kısa bir sürede inşaat tamamlandı ve tekstil fabrikası kuruldu. Yeni fabrikaya onlarca yeni eleman alındı. Fabrikanın genel müdürü, yönetim kadrosunu nitelikli personelden oluşturmak istiyordu. Çevredeki işletmelerde, yetişmiş elemanlara el altından iş davetiyeleri gönderildi. Faruk Bey de ihmal edilmedi. Faruk Bey'e, yeni fabrikaya transfer olması karşılığında, maaşının iki katı ücret, makam otomobili ve personel müdürlüğü teklif edilmişti. Faruk Bey, teklifi alınca çığlık atarak oynamaya başladı. İşyerindeki arkadaşlarına tepeden bakarak, beylik laflar etmeye başladı: ””Gidiyorum artık bu kümesten. Yeter çektiğimiz, buradaki emek düşmanlarından. Nihayet değerimizi anlayan birileri çıktı da kurtuluyorum sizden. Faruk Bey'in bu sözleri, çalışma arkadaşlarını çok incitti. İşletmenin emektarı Süleyman Efendi, dayanamadı ve söz aldı: ””Faruk Beyim, yeni işiniz hayırlı olsun. Ama bu işletmeden ve bizlerden ne kötülük gördün? Çok ağır sözler söylersin beyim. Yakıştıramadım doğrusu size. ””Sana fikrini soran mı oldu babalık? Senin kafan buraların temizliğine çalışır ancak. Ama benim, bir hizmetli bozuntusu ile harcayacak zamanım yok. ””Öyle olsun Faruk Beyim. Ama eskiler ne derler bilir misin? ””Ne derler? ””Kapıyı çarpıp çıkarken dikkat et, bir daha aynı kapıya muhtaç olabilirsin. ””Benim eskilerle ve bayat sözleri ile uğraşacak halim yok. Hem benim nereye gittiğimi bilmez gibi konuşursun. Ben, şu karşıdaki kocaman fabrikaya personel müdürü olarak gidiyorum. Makam arabam olacak, buradaki gibi servislerde sıkışmayacağım. Anladın mı Süleyman Efendi? ””Ben anladım da inşallah sen de anlarsın. ””Eeeehh! Yeter artık! Bana bol şans, size iyi pineklemeler! Hahh! Faruk Bey, arkadaşlarını ve işletme yöneticilerini kırıp dökerek ayrıldı işyerinden. Ceketini aldı ve kapıyı öyle bir çarptı ki, bir daha bu işletmenin önünden dahi geçmeyecek gibi ayrıldı yıllarca kader ortaklığı yaptığı arkadaşlarının arasından. Faruk Bey, yeni fabrikada, yeni işine başladı. Yönetiminde, iki yüzden fazla çalışan vardı. Sabahları makam şoförü, Faruk Bey'i evinden alıyor, gideceği yerlere makam otomobili ile götürüyordu. Bir anda yaşam standardı yükselmişti. Lüks mağazalardan alış veriş yapıyor, markalı ürünler giyiyordu. Havası iyiydi. Ama eski işyerinde çalıştığının en az iki katı zaman harcıyordu. Sabah en önce geliyor, gece yarılarına kadar fabrikada çalışmak zorunda kalıyordu. Evi barkı unutmuştu artık. Bu kadar çalışmak zoruna gitmiyordu ama en küçük olumsuzlukta bile faturayı Faruk Bey'e kesiyorlardı. Dahası çalışanlarının önünde, patrondan fırça yemek, aldığı maaşın ve bindiği arabanın başına kakılması çok ağırına gidiyordu. Yeni işyerinde bir yıl çalışan Faruk Bey'in ömründen on yıl gitmişti sanki. Mutsuzdu artık Faruk Bey. Çalıştığı işyerinde, evinde, özel hayatında mutsuzdu. Bu arada özel hayat diye bir şey de kalmamıştı zaten. Bazen ofisinin penceresinden perde arkasından, eski işyerine bakarken dalıp gidiyor, oradaki mutlu günlerini özlemle anıyordu. Ama bitmişti, eski defter olmuştu ve kapanmıştı orası. Bir gün, hiç beklenmeyen bir şey oldu. Patron, fabrika yönetimini acil toplantıya çağırdı. Bütün müdürler, apar topar toplantı salonuna geldiler. Patron, müdürlerin gözüne baktı ve tek kelime söyledi: ””Battık! Herkes şaşırmıştı ama muhasebe müdürü, soğukkanlı bir tavırla patrondan sözü devraldı: ””Arkadaşlar, fabrikayı açarken çok yüklü miktarda kredi çekmiştik. Ciromuz, kredilerin faizini bile karşılamaya yetmiyor. Teminatlarımız ipotek altına alındı. İflasımızı ilan ettik. Bankalar, fabrikayı satılığa çıkardı. Fabrikada, bazı işlerin yolunda gitmediğini biliyorlardı ama durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyorlardı. Faruk Bey, patrona döndü ve yutkunarak sordu: ””Peki, şimdi ne olacak? ””Personel müdürü olarak, personelin işine son vereceksiniz. ””Bu kadar insana, işsiz kaldıklarını nasıl söyleyebilirim? ””Bu sizin son göreviniz Faruk Bey, söyleyiverin bir zahmet! ””Son görev de neyin nesi? ””Şöyle oluyor Faruk Bey, personel işten çıkarılınca personel müdürüne de ihtiyaç kalmıyor. Battık diyorum Faruk Bey, battık. Daha nasıl anlatılır bilmiyorum ki! ””Ama efendim, ben başka yerde iş bulamam. Eski patronlarımın ve iş arkadaşlarımın yüzüne de bakamam. ””O sizin sorununuz Faruk Bey! Keçi can derdinde, kasap et derdinde diye boşuna dememişler. Ben fabrikamı kaybettim. Bütün servetim gitti. Bir de üstüne sizi mi düşüneyim yahu! Toplantı bitmişti. Karar duyuruldu. Çalışanlar söylendi, tazminat için mahkemeye başvurdular. Ama bütün bunlar, fabrikanın ön cephesine kocaman bir “satılık” yazısı asılmasına engel olamamıştı. İşçiler, başka fabrikalara başvurup yeni işyerlerinde çalışmaya başladılar. Faruk Bey, gidecek bir yer bulamadı. Eski işyerine de dönemedi. Çünkü eski işyerindeki arkadaşlarına öyle büyük sözler söylemişti ki, kimsenin yüzüne bakacak hali yoktu. Ama hayat devam ediyordu, çalışmak zorundaydı. Gittiği kapılar yüzüne kapanıyordu. Bir zamanların personel müdürü, amelelik de yapamazdı, pazarcılığı da beceremezdi. Faruk Bey için, rüzgâr karşı yönden esmeye başlamıştı. İşleri sürekli ters gidiyordu. Evinin geçimini sağlayamayacak duruma gelmişti. Utancından toplum içine çıkamaz olmuştu. Bir sabah, eşiyle çocuklarını karşısına aldı ve konuşmaya başladı: ””Ben buralarda iş bulamadım. Şansımı tükettiğimin farkındayım. Uzaklara gidiyorum. Sağlık üzere hakkınızı helal edin. Kelimeler Faruk Bey'in ağzından zorlanarak çıkıyordu. Kırık dökük konuşuyordu, yutkunamıyordu. Boğazına bir şeyler takılıp kalmıştı. Gözleri doldu, ağlamamak için kendini çok zorladı. Eşine ve çocuklarına sarılmadan evden ayrıldı. Çünkü birisine dokunsa, göz pınarından sular seller boşanacaktı. Arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Eşi ve çocukları: “-Neler oluyor, ne diyorsun?” demeye kalmadan gözden kayboldu Faruk Bey. Kaçmıştı Faruk Bey, evinden, eşinden, çocuklarından, olmayan dostlarından ve kendinden kaçmıştı. O günden sonra Faruk Bey'den haber alan olmadı. Kimseyi aramadı, kimseyle haber salmadı. Ama yaşadığı coğrafyada, Faruk ismi anıldığında, adalet dağıtan Hazreti Ömer'in aksine kibir ve gururun abidesi olan bir şahsiyet canlandı. Öykümüzdeki kahramanımız Faruk Bey, her ne kadar eskilerden hoşlanmasa da eskilerin güzel bir sözünü hatırlatmakta yarar var: “İnsan ne oldum dememeli, ne olacağına bakmalı”. İnsanoğlu hayatta elde ettiği başarılardan dolayı sevinebilir, sahip olduğu imkanlardan ötürü mutlu olabilir. Bu olağan bir durumdur. Lakin başarılardan ve imkanlardan dolayı kibirlenip, çevresindeki insanlara tepeden bakması normal bir davranış değildir. İnsanın aidiyet duygusu ile bağlı olduğu yerler vardır. Bu yerlerin başında kuşkusuz aile gelir. Yani bir ailenin bireyi olmak kişiye güç ve haz verir. Anne, baba, kardeş, çocuk olmak, geniş anlamda amca, dayı, hala, teyze, dede, nine, kuzen olabilmek insana huzur verir. Ayrıca aile ve akrabalık unvanları kan bağı ile meydana geldiği için kabul, ret ya da değiştirme gibi bir lükse sahip değiliz. Aile, toplumun çekirdeğini oluşturmakla birlikte insan, yaşamını sadece aile içinde sürdürmüyor. Öğrencinin okulu, anne ve babanın işyeri, desteklediği sivil toplum kuruluşu, taraftarı olduğu spor kulübü, sempati duyduğu siyasi bir düşünce kuruluşu gibi kişinin, kendisini üye veya yakın hissettiği kurum ve kuruluşlar olabilir. Lakin bu kurum ve kuruluşlar, aile kurumu gibi değiştirilemez nitelikte değildir. Yani insan istediği takdirde, iş yerini, okulunu, tuttuğu takımı, destek verdiği siyasi kuruluşu değiştirebilir. Kimseyi inancından, düşüncesinden dolayı ayıplayamayız, kınayamayız. Kendi düşüncemizi zorla empoze edemeyiz. Buna hakkımız yok. Ama insan, aidiyet duygusu ile bağlı olduğu kurum veya kuruluşu terk ederken, önce iyi düşünmeli ve doğru karar vermelidir. Bunun ötesinde ayrılık süreci yaşanırken, ağızdan çıkacak sözlere dikkat edilmelidir. Bir daha yüz yüze bakamayacak şekilde ağır sözler söylemekten ve sert tavırlar içine girmekten kaçınılmalıdır. Bir kurum veya kuruluştan ayrılırken, özellikle kader birliği yaşanmış insanların arasından başka ortamlara transfer olurken, kapıyı hızlı çarpmamalıyız. Bir gün gelir, aynı kapıya tekrar dönebiliriz. Geri döndüğümüzde, insanların yüzüne bakacak yüzümüz olmalıdır. [B]Yazara mesaj:[/B] yusufyesilkaya@gmail.com www.yusufyesilkaya.com [B]Not: Bu yazı;[/B] www.yusufyesilkaya.com , www.dinahlak.com , www.haber46.com.tr ve www.gelisimbahcesi.com [B] web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.[/B]
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126