Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı

Yıl 1996. Mevsim güz Aylardan eylül ayı”¦ Eylül, hicranı soluklanan yorgun bir yürek, eylül siyim siyim ağlayan bir güz.

Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı

Yıl 1996. Mevsim güz Aylardan eylül ayı”¦ Eylül, hicranı soluklanan yorgun bir yürek, eylül siyim siyim ağlayan bir güz.

19 Eylül 2008 Cuma 10:01
Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı
Ayrılık ve kanatlarında taşıdığı efkâr,8 Eylülde başladı bizim için. Denizli iline gidiyordum o gün, gitmeden önce sevgili dostum değerli insan, usta hikâyeci Şevket Bulut'a uğradım Allaha ısmarladık demek için. Kısa sürdü görüşmemiz ben yanından ayrılırken o da önündeki yeni bir hikâyesine bakıyordu ışıklı bir şevk, zinde bir güçle. Son sözü,”Çabuk gelmeye bak, özletme bizi.” Demek olmuştu. Denizli'den 13 Eylül Cuma günü çıktım.14 Eylül cumartesi günü de Maraş'a geldim. Arabadan iner inmez Şevket Bulut'un yazıhanesine koştum doğruca, yerinde bulamadım, kapı kilitliydi. Üzülerek ayrıldım aşinası olduğumuz kapıdan. 15/Eylül/Pazar arayamadım Bulut'u. İş yerine gelmeyeceğini, belki de pazarını dışarıda geçireceğini düşündüğüm için bir türlü elim telefona gitmedi. 16/Eylül/Pazartesi öğleden sonra kaldırdım telefonun ahizesini, sektirdim parmaklarımı numaralı tuşların üzerinde. Hemen çıktı telefona, ilk sözü,”Buyur, ben Şevket” oldu. Önce hal-hatır sorma faslından girdik söze. Cumartesi yerinde bulamadığımı söyleyince hayret etti, mutlaka yakın bir yere çıkmışımdır o an dedi. Üzüldüğünü belirtti. İhlâs kargo'dan aradıklarını söyledim bu yıl içinde 3 üncü hikâye kitabı baskıdan çıkmış ve onu göndermişler. Çok sevindi bu habere ve “Hemen Alacağım” dedi. Telefon kapatmadan,”Yarın yerinde olacak mısın” diye sordum olacağını ve beni muhakkak bekleyeceğini söyledi.”sözüm bitmedi” dedim ve devam ettim.”yarın 14,30 da yine Denizliye harekât edeceğim eşya çok bunların bir kısmını da senin arabanla otobüs terminaline taşımayı düşünüyorum.”dedim “emrin olur ağabey, bekleyeceğim” dedi ve bir birimizi Allaha emanet ederek telefonlarımızı kapapttık. 17/Eylül/Salı günü benim için çok yoğun bir gün. Erken kalkmama rağmen makineye takıp yazdığım yazı uzar da uzar; bir sayfa, iki sayfa, üç, sayfa beş sayfa”¦ Oğlum Serhat Çetin terminale gidecek eşyanın çoğunu bir arabaya yükleyip gitmiştir. Benim yazım biter bitmez Bulut'u arayacağım. Birden telefonum çalmaya başladı, kalktım ahizeye sarıldım. Ses oğlumun sesiydi ve ağlıyordu. Merak, korku ve telaşla neyin, var “ne oluyor” diye haykırdım. Oğlum “Baba Şevket ağabeyim vefat etmiş az önce salasını okudular.” Diye hıçkırırken, sandım ki kur'an'da anlatıldığı gibi bir kıyamet koptu,”yerler ”“gökler pamuk harmanları gibi tiftik tiftik atılıyor.”ve yer ”“gök benim üzerime çöküyor. Cenazesini öğlen namazında sonra kaldırılacağı duyurulmuş, hemen abdestimi alıp öğle namazı için ulu camiye koştum. Ulu camide iki cenaze bekliyordu, sordum başkalarına aitmiş. Oradan bahçeli evler camine koştum, orada da yoktu Bulut ”˜un cenazesi. Namazdan sonra bulutun evini gittim ev fazla kalabalık değildi, yakınlarının çocuklarının da haberleri olmamış bundan. Üzerini, beyaz bir çarşafla örtmüşler Bulut hala karyolasında yatıyordu. Herkes gibi taziyelerimi sundum, fatihamı okudum, için için ağladım, bezende hıçkırıklarım dışına da taştı. Hele Bulut ”˜un üstüne örttükleri kar gibi beyaz örtüyü açıp, Bulut'un kapalı gözlerini ve solgun yüzünü gördükten sonra bütün “acaba ?”lara artık hiç gerek kalmadığını anladım ve daha çok ağladım”¦ Şekeri vardı, ama o aynı seviyede tutmanın yolunu bulmuştu. Müthiş bir irade gücü vardı. Nefsini terbiye eden sayılı insanlardan birisiydi bana göre üstün erdemleri sayılmakla bitmez. Alışkanlık haline getirmişti,. Her sabah kalkar, Atatürk parkına gider orda uzun uzun yürür, sonra da dönüp evine gelirdi. Öldüğü gün de gene böyle bir yürüyüşe çıkmış, eve döndüğünde birden rahatsızlanıyor,”doktora götürelim” diyorlar,” gerek yok birazdan iyileşirim” diyor. Birkaç dakika sonra ise rahatsızlığının arttığını söylüyor ve doktora götürmeye kalkışıyorlar. Ecel, daha kapıdan çıkarken yakalıyor. Evet, Şevket Bulut da öldü. Kelimeleri kanatlandıran olayları, olmasına muhtemel olanları kılı kırk yararak tutanaklara geçiren onurlu bir kalem sustu. Bir evren göçtü evrenimizden. Ertelemesi çeşitli ihtimallere yol açacağı için durumu anlattım ve izin istedik bundan ötürüdür ki sevgili Bulut'un tabutunu omzumda taşıyamadım, ama acısını yüreğimde hala taşıyorum. Türkü müdür; cins bir ağıt mıdır nedir, türünü belirlemede kuşkuya kapıldığım bir deyiş vardır, o deyiş şu: “Havada bulut yok bu ne dumandır mahlede ölüm yok, bu ne figandır? Alo yemendir Gülü, çimendir Giden gelmiyor Bu da nedendir?” Ben Maraş'tan ayrılırken, hem havada bulut vardı, hem de mahallede feryat-figan”¦ Bulut, gittiği yerde dönüşü olmayan bir yolculuğu çıkıyor, bense dönmek üzere Maraş'tan ayrılıyordum. O'nun için açlık, açıklık, acı-tatlı, sevgi, kin, ileriye bakan umutlar, hayaller alkışlar-yergiler yoktu artık; ömür defterinin kapanmasıyla hüzünlerde, şamatalarda tedavülden çekilmişti. Ama bu saydıklarımı hepsi de benim dünyamda vardı ve hükümlerini icra ediyorlardı”¦ Gittiğim her yerde Bulut'un hayalini görüyor, Bulut'la konuşuyordum o günden beri. Önümde Ahır Dağı'ndan daha oylumlu bir Bulut yumağı, başlamışım bir uçundan ezgiler- ağıtlar dokuyorum Bulut ipliğimle. Yetersiz kalınca yeniden başa dönüyor anonim bir deyişin bana en çok çarpan nakarat bölümün sığınıyorum: Burası Muştur Yolu yokuştur Giden gelmiyor Acep ne iştir? .... Yıl 1996 Mevsim gün Ve aylardan eylül ayı”¦ Eylül, hüzün duvağına bürünen bir gönül; Eylül siyim siyim ağlayan bir göz ve acıları eminerek takvimde kalmaya direnen bir öksüz”¦ Gittiğim zorunlu geziden çabuk dönüyorum ben yokken telefonun durmadan çalmış, Türkiye'nin her tarafından arayanlar beni aramış, taziyelerini bildirmek için. Bulut'un kitaplarına sahip olmak isteyenler adreslerini yazdırmışlar. Eve geldim daha elbisemi değiştirmeden bir telefon, arayan değerli şair dostumuz emniyet müdür yardımcısı Vadi Çiçekli, Bulut'un vefat haberini yeni almış, derin üzüntüsünü belirtiyor ve buluşup Bulut'un evine taziyeye gidelim diyordu. Sözleştik ve belirlediğimiz saatte gittik. Bulutsuz eve girdim yüreğimizi, ayaklarımızı sürüye sürüye girdik içeriye. Bulutun iki damat'ı ve kayın biraderi ve Amerika'dan dönen oğlu karşıladı bizi. İnsanoğlu bulunduğu ortama çok çubuk intibak eden tek canlı türüdür. Galiba, alışılmış Bulut'un yokluğuna tam sırasını yakalayınca “Bulut adının yaşaması sizin tutumunuza bağlı, sadece sizler değil bütün Türkiye iftihar etmelidir. Babanızla.” diyorum varislerine. Bulut'un titizliğinden, dürüstlüğünden daha birçok erdemli yanlarından bahsediyor ve Bulut'un tuttuğu noktaları dosyaları iyi değerlendirmeleri öneriyorum, kendilerine her hususta yardımcı olabileceğimizi belirtiyorum. Oğul Akif bulut, bu konularda ilerde benimle görüşeceklerini söylüyor Vadi bey mezarını ziyaret etmek istediğinizi söyleyince, oğul Bulut, önümüze düştü ve bizi şehrin mezarlığına götürdü. “burası” diye gösterilen taze mezarın yanında durduk. Düşündük, duygulandık ve Fatihalarımızı gönderdik. Yüreğimin sevgi yüklü sıcaklığını, ayrılıktan kaynaklanan acılarını belki ötelerden hisseder diye, mezarının toprağını okşadım. Her şeyi en güzel, en doğru biçimde irdeleyen bir zekâ küpü, çaplı bir kalem ustası, gerçek anlamda gönül adamı bir can dost, artık mahşere denk burada, şu siyah serviler arasında sessizce yatacaktır”¦ ”¦ Yıl 1996 Mevsim güz Ve aylardan eylül ayı”¦ Eylül beriyi öteye ağlayan bir köprü ayağı kataloglara girmemiş bir renk armonisi; sefer yorgunu seher vurgunu bir ruh ve kader kitabından bir cüz”¦ Cüz cüz yeniden okuyorum günlerin kitabını. Bitimi belli, ben başlangıcını arıyorum hafızamı zorlayarak; takvimleri koklayarak bir labirentte dolaşıp duruyorum. 30”“35 yıl gerilere gidiyorum: öğretmen okulunda kardeşim Ertuğrul Gaziantep'te “OZAN” adlı bir sanat_ edebiyat gazetesi çıkarıyor, tabii maddi destek benden ilk defa bu gazeteye gönderdiği şiirlerle tanıdım Şevket Bulut'u Erzurum'da okuyordu ve gelecek vadeden çok güzel şiirler yazıyordu, bende seve seve bu şiirleri gazeteye koyuyordum. Bulut okulu bitirip göreve başladıktan sonra daha durmadan yazdığı ve yazdıklarını yerel basın da sürekli yayınladı. Kardeşim Abdurrahim ile can/dost idiler, sürekli mektuplaşırlar sık sık şiirli toplantılara katılırlardı. Maraş, Elbistan, Kilis gazetelerinde adları daima yana yana çıkardı. Elbistan tarafına ne zaman göreve çıksa muhakkak bize uğrar ve bir gece bizde kalırdı. Basılı tek şiir kitabı ”Gönül defteri” işte bu dönemlerde çıkmıştı. İlk tanıştığımız günden beri Bulut adeta ailemizin bir üyesi olmuştur. Hisar ve Hareket gibi o günlerin bütün sanat ve edebiyat dergilerinde yayınlamaya başladık. Bulut'un” DİLEK ÇINARI ”hikâye kitabıyla benim “SEVGİ TURNALARI” adlı şiir kitabın aynı tarihte aynı matbaa da ve aynı yayın evinde adına basıldı. Zaman zaman yerel gazetelerde aşık tarzı şiirlere taşlamalar yaptık; ortak dostlarımız, ortak düşmanlarımız oldu ve o vefat edinceye denk devam etti bu birliktelik”¦ Etti mi?... Ah şu 1980'in 12 Eylül sonrası”¦ ”¦ Yıl 1997 Mevsim ilkbahar. Ve aylardan Mayıs Mayıs bana göre tepeden tırnağa çiçeklenme ufuk genişleterek aklanma ve bütün olumsuzluklarda saklanma ayıdır. Gel gör ki ne dertler depreşir benim yüreğimi açsalar. “Etti mi? “sorusuna,”ah şu 1982 in 12 Eylül sonrası:”cevabım oldukça boz-bulanık bir cevap, belki de çok derin giden bir şikâyet ırmağı”¦ Kimsenin kimseyi güvendiği korku ve kuşku dolu günlerin kara kara yumaklandığı bir dönemdir. 12 Eylül 1980 sonrası”¦ Yalan, iftira, zulüm alev ”“duman sarmış ortalığı;”kim kime ”“dum duma” dedikleri gibi tıpkı. Bir gün duydum ki Şevket Bulut'un Sivas'a aniden tayini çıkmış ve sıkıyönetim komutanlığı der dest bir daha dönmemek üzere Maraş'tan çıkarmış duyunca çok üzüldüm sebebini kime sordumsa “ arkadaşlarıyla kavga etmişler, o yüzden sürgün edilmişler” dedi. Bu sürgün/tayinden sonra Bulut tamamen sustu yazmaz veya yazsa bile yazdıklarını hiçbir yerde yayınlatmaz oldu. Mektuplar yazdım şiirlerle tahrik etmeye çalıştım yazsın diye cevap bile vermedi senelerce. Her çıkan kitabımı imzalayıp takdim ettim ama yinede gözlerinin çıralandığını hiç görmedim, piramitlerin gizemli suskunluğunu aksettirdi hep. 15 yıl sürdü bu. 15 yıl sonra yani 1995 ”˜in son aylarında bir gün dili çözülüverdi. Ve bana dönerek KARAKOÇ abi yıllardır sana karşı niye soğuk davrandığımı biliyor musun?”dedi. Yok, bilmiyorum dedim anlatmaya istekliydi ve anlattı” Sivas'a sürgün verilince çok üzüldüm sebebini öğrenmek için çalmadığım kapı kalmadı öğrendim ki birisi benim hakkımda hem Kürtçü hem de komünist demiş sıkıyönetim komutanına gittim bana bu iftirayı atanın ismini sordum söylemedi ancak senin en yakın arkadaşın ihbar etti dedi. Milliyetçi ve muhafazakâr olduğumu bilen dergilerin yazdığım ve çok güvendiğim bazı etkili dostlarım beni nasıl tanıyorsa öyle birer belge vermelerini istedim hepsi de kendilerinden korktular ve benden kaçtılar seni en yakın bir arkadaşın ihbar etti sözü beni derinden yaralamıştı en yakın diyince aklıma san geldin. Ve sana bunun için kırgındım soğuk davrandım “dedi. Bulut'un anlattıkları karşısında yıldırım çarpmış gibi oldum müthiş üzüldüm. Dedim ki sevgili Bulut kardeşim beni en yakın arkadaş bilmene gerçekten çok sevindim. Ama en iyidir arkadaşın hakkında iç bir müspet delile dayanmadan suç isnat etmek beni çok üzdü. Niye yüzleşmedin de hep içene attın zulmü kendine yaptın? Hangi mukaddeslerin üzerine yemin etmemi istersen ederim ki ben senin neden sürgün edildiğini kesinlikle bilmiyordum. Yalan söylemek, suçsuz bir insan iftira etmek suçla dahi olsa bir insanın ekmeğiyle oynamak bana göre yüz kızartıcı ve insanlık dışı birer çirkin eylemdir şerefsizliktir. Geç de olsa gerçeği öğrendiğim için memnunum. Bu gerçeği öğrenmeden sen veya ben vefat etseydik helalleşmeseydik vebalden nasıl kurtulacaktı?”dedim ikna oldu helalleştik ve birlikte iftiracının izini de yakaladık”¦ Bulut kardeşim o günden sonra yeniden kaleme sarıldı. Gece-gündüz yazı makinesinin tuşlarını konuşturdu. Çevresiyle barıştı, hayatla barıştı, yeni bir dinamizm kazandı ve durmadan yazdı, yayınlattı, sonundu üç dev eser verdi: SINIRDAKİ TARLA, YIKIK MİNARE ve BAHARI GÖRMEYEN ÇOCUKLAR”¦ Üçü de Dolunay yayınları arasında çıkmışlardı. Ömrü vefa etseydi bu gün kadar birkaç kitabı da yayınlamış olacaktı. Dosyalar dolusu notları, mektupları, yarım kalmış hikâyeleri vardı, şimdi nerede saklanıyor, nasıl değerlendiriliyor ya da değerlendirmek için bir program izleniyor, benim bildiğim dışında Bulut hayatta olsaydı muhakkak bilgim olurdu yaptıklarından ve yapacaklarından”¦ “KANADI YANIK KUŞLAR” adında baskıya hazır bir de romanın olduğunu biliyorum, yazıldığı yıllarda bu roman töre yayınları arasında çıkacaktı çıkmadı, yayın eve sahibi döneklik yaptı nedende”¦ Buna çok üzüldüğünü biliyorum. Cümle âlemi gönül gözüyle seyretmeye çalışan, herkesi sevgiyle, saygıyla kucaklayan, bir dilim ekmeğini, bir bardak çayını herkesle bölüşmek için çırpınan Bulut'u kimler üzmedi ki”¦ Üzerlerinde çok hakkı bulunduğunu bildiğim bir eski Hareket'çiler, yeni Dergahçı'lar vardı banlara hakkını helal etmedi, bunlara kırgın gitti. Duydum ki bulut aniden vefata edince bunlardan da ağlayanlar olmuş, tıpkı parçalayıp yediği kurbanına ağlayın timsah gibi Bulut'un müthiş bir ironisi vardı çevresindeki şairlerle çalışmayı çok severdi, kaynatırdı, ortalığı. Olağanüstü zekiyiydi; analizlerinde berrak, kritiklerinde çok dengeli, önerilerinde sonuna kadar akılca kalırdı. Türk toplumunu onun kadar iyi tanıyan birisine rastlamadım ben. Türk dilinin kara sevdalılarındandı, yazdıklarının hiç birisi hayal ürünü değildir hepside hayatının içinde, hepside somut yaşantılar. İleride günümüzün bu en büyük hikâye yazarından, bu günün adamı söz ustanızdan çok bahsedilecektir, buna yürekten inanıyorum ”¦”¦ Yıl 1997 Mevsim ilkbahar Ve aylardan mayıs”¦ Geç kalmamışlığımın farkına vara vara ben bu yazıyı yazıyorum GÜLİSTAN İÇİN Kar yağdı, yağmur yağdı, rüzgârlar dövdü kısaca bir kış geçti aradan, bu süre içerisinde Bulut'un mezarının toprağı da eskidi. Ama Bulut'un öldüğüne bir daha yazmamacığına bir daha konuklarına elleriyle çay ikram etmeyeceğine inanmak bana zor geliyor. O gitti, yalnız kaldı sanatçı dostları ve daha bir katmerlidir benim yalnızlığım, 30”“35 yıllık bir dosttan ayrılmak kolay mı? İnsanlık ormanımızın en görkemli ağaçlarından birisiydi Bulut can.Onsuz söylediğimiz türkünün adı:”Kervan göçtü kaldık dağlar başında..” Köy olsun kent olsun; deniz, ova, dağ olsun, değişen ne ki? Hayat her yerde devam ediyor. Hayat bu evrensel nizam bu; bir kervan kalkar, bir kervan konar, sonsuza kadar bu böyle devam edip gider. Bulut garip gitti ama hayatı boyunca hiç eğilip kırılmadı imanı bütün, bütün birikimi nice zaman dilimine yetecek kadar zengindi. Allah ondan ve hepimizden razı olsun. Ölürken güzel öldü. Her canlı ölümü tadacaktır. Bunu Yüce Kitabımız haber veriyor. Önemli olun güzel yaşayıp güze ölmektir. Baki olan ancak Cenabı Allah'tır. Şirazlı Hafız için yazdığı bir şiirde: Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin Serviler altında kalan kabrinde Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter. Diyor Yahya Kemal ne güzel çerçeve ölümler için. Kısık sesimle ben de mırıldanıyor; keşke bütün ölümlüler azıklarını tutmuş olsa bütün kabristanlıklar lalezarlıklara ya da gülistanlıklara dönüşse diyorum, uzak bahçelerin yakınlaştığını görüyor, sevda kuyruğu bülbüllerin aşk serenatlarını dinliyorum. Ve bu yazıyla selamlıyorum seni ve okuyucuları ey dost GÜLİSTAN:”¦ Kader rüzgârının önünde hepimiz yağmur yüklü birer bulutuz
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner40

banner126