Zayıf Halkaları Güçlendirelim

İnsanların mutlu yaşadıkları bir ülkede, bütün meslek sahipleri yaptıkları işleri en iyi şekilde yapmaya çalışırlarmış. İnsanlar arasında yaptıklarının en iyisini yapabilmek için yarışlar düzenlenirmiş.

Zayıf Halkaları Güçlendirelim

İnsanların mutlu yaşadıkları bir ülkede, bütün meslek sahipleri yaptıkları işleri en iyi şekilde yapmaya çalışırlarmış. İnsanlar arasında yaptıklarının en iyisini yapabilmek için yarışlar düzenlenirmiş.

10 Eylül 2008 Çarşamba 09:55
Zayıf Halkaları Güçlendirelim
banner203
İnşaatçılar en güzel binaları yapmaya, fırıncılar en güzel ekmeği pişirmeye, öğretmenler en bilgili öğrencileri yetiştirmeye, çiftçiler en güzel buğdayı üretmeye çalışırlarmış. Yarışma günü geldiğinde hepsi de ürünlerini ortaya koyar ve jürinin kararını beklermiş. Yine böyle bir yarışma sezonunda, değişik meslek dallarındaki seçimler tamamlandıktan sonra sıra gelmiş en güzel buğdayı kimin yetiştirdiğini seçmeye. Yarışmaya çok sayıda çiftçi katılmış. Jüri üyelerinin önüne o kadar fazla buğday getirmişler ki, jüri üyeleri bu kadar çok buğday arasında en güzelini nasıl seçeceklerine karar verememişler. Geçen yıllardaki en güzel buğday yarışmalarının birincisi İbrahim Ağa ise sabırla jürinin kararını bekliyormuş. Jüri üyeleri çok titiz çalışmalardan sonra nihayet kararlarını açıklamışlar. Bu sene en iyi buğday yarışmasını yine İbrahim Ağa kazanmış. Jüri başkanı, İbrahim Ağa'yı kürsüye davet etmiş. İbrahim Ağa'nın elinden tutup havaya kaldırmış ve yarışmanın galibini ilan etmiş: ””Duyduk duymadık demeyin! Bu sene en iyi buğday yarışmasının galibi yine İbrahim Ağa'dır. Kendisini tebrik ediyoruz. Yarışmayı izlemeye gelen İbrahim Ağa'nın yakınları, çalışanları da çok mutlu olmuşlar. İbrahim Ağa'yı kutlamışlar. Ve başlamışlar tezahürat yapmaya: ””İbrahim Ağa! İbrahim Ağa! İbrahim Ağa, ellerini havaya kaldırarak kendisi için yapılan tezahüratlara teşekkür etmiş. Ve mütevazılığı de elden bırakmamış: ””Sayın jüriye teşekkür ediyorum. Ama şunu bilin ki, bütün çiftçi arkadaşların buğdayları da benimki kadar kaliteliydi. Önemli olan bu kalite yarışına katılabilmek ve bu yarışı sürdürebilmektir. Gazeteciler, İbrahim Ağa'nın etrafını sarmışlar ve başlamışlar soru yağdırmaya: ””İbrahim Ağa! Her yıl en iyi buğdayı siz üretiyorsunuz. Bu işin sırrı ne? ””Bu işin sırrı, kendi tarlama ektiğim buğday tohumlarını komşularımla paylaşmamdır. ””Ne yani, elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? ””Evet. ””İyi ama böyle bir şeye neden ihtiyaç duyuyorsunuz ki? ”” Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor. İbrahim Ağa'nın bu açıklaması ile gazeteciler ve orada bulunanlar iyice şaşırmışlar. İbrahim Ağa ise sözlerini şöyle sürdürmüş: ””Elimizdeki imkânları, yakınlarımızla, dostlarımızla, komşularımızla ve ihtiyacı olanlarla paylaşmamız, onlardan çok bizim yararımızadır. Biz verirken, verdiğimiz insanlara iyilik yaptığımızı düşünsek de asıl iyiliği kendimize yaparız. Yakınlarımız, dostlarımız, komşularımız hatta ihtiyacı olanları anladık da rakiplerimizle paylaşmanın bize yararı ne olabilir ki? Aslında çok yararı vardır. İbrahim Ağa'nın tarla komşularıyla tohumlarını paylaşma örneğinde olduğu gibi rakiplerimizin ürünlerindeki kalite bizim ürünlerimizi de etkileyecektir. Fatih sultan Mehmet, İstanbul'u fethetmeden önce esnafı yoklamak istemişti. Sabah erkenden bir dükkâna gider ve elindeki listeden yazılı olanları bir bir istemeye başlar. Dükkân sahibi, Fatih'in bir isteğini verir ve diğer isteklerini vermez. Onları komşularından alması için komşu esnaflara gönderir. Maksat komşularının da siftah yapmalarıdır. Ancak bu uygulamayı sadece bir esnaf yapmaz. Siftahını yapan bütün esnaflar, siftah yapmayan diğer esnaflara gönderirler. Tebdili kıyafetle esnafı denetleyen Fatih'i, karşılaştığı bu manzara çok mutlu eder. Çünkü esnafın sağlam olması demek, toplumun sağlam olması demektir. Esnafın içinde, hasetlik yerine hoşgörü ve dayanışma isteği vardır. Bilindiği gibi Fatih, esnafını bu şekilde test etmeden fetih hareketine girişmemiştir. Zayıf halkaların yanında göz kamaştıran güçlü bir halka çok uzun ömürlü olmaz. Çünkü zinciri güçlü yapan bir halkanın sağlam olması değil, bütün halkaların sağlam olmasıdır. Hatta bütün halkalar sağlam olduğu halde içinde bir tane zayıf halka bulunsa bile zincirin kopup dağılmasına neden olabilir. Bu nedenle sağlam halkaların en zayıf halkayı güçlendirmek için yapacakları özverili çalışma, aslında kendilerinin istikbali için olacaktır. Yani kendileri için mücadele etmiş olacaklardır. Zekât ve sadaka müesseselerini inceleyecek olursak; veren kişi her ne kadar özveride bulunuyor gibi gözükse de verdikleri ile kendi servetlerini temizlemektedirler. Alan kişiler açısından durum daha farklıdır. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi demek, aç kalıp varlıklı insanların servetine gayri meşru yollardan el uzatmasının önüne geçen en büyük sigortadır. Alan mutlu, veren mutlu olduğu zaman toplumsal barış için en büyük katkı sağlanmış olacaktır. Gerek bağış olarak gerekse ödünç olarak vermek; kalp rahatlığı gerektirir. Kalbi geniş olmayan insan, veremez. Başkasının bir başkasına vermesine, yardım etmesine bile razı olmaz. Bunun çaresi, daralan kalplere nesne sevgisi yerine insan sevgisi yerleştirmektir. “Önce insan” prensibi ile insanı, her türlü nesneden daha kıymetli görebilmektir. Sosyal hayatta örneklerini görmüşsünüzdür. Adamın arabası kaza yapıyor. Kendi haline bakmıyor, araçtakilerin durumuna bakmıyor. Öncelikle arabanın hasarını düşünüyor. “Çok şükür kimsede bir şey yok!” demek yerine, “Eyvah, mahvoldu arabam!” diyor. Mal, canın yongasıdır. Yani sahip olunan mal da elbette kıymetlidir. Ama önce insan diyebilmeliyiz. Görevim gereği bir okuldan diğer bir okula tayinim çıktığında ben de yeni okuluma yakın bir ev buldum ve yeni eve taşındım. Yeni eve de bazı yeni eşyalar almak durumunda kaldık. Canım babam evimizi ziyarete geldiğinde sanırım evimizi çok beğendi. Ve bana babalık nasihatini yapmadan geçemedi: [B]””Oğlum, eviniz çok güzel olmuş. Güle güle oturun. Allah, huzur ve mutluluk versin. Ama hiçbir zaman, “ben çalıştım, ben aldım” deme. Sana sağlığını, işini, yuvanı ve mutluluğunu veren Allah'a şükretmeyi unutma. Malın, mülkün, servetin asıl sahibini asla unutma![/B] [B]Yazara mesaj:[/B] yusufyesilkaya@gmail.com www.yusufyesilkaya.net [B] Not: [/B]Bu yazı; www.yusufyesilkaya.com , www.dinahlak.com , www.haber46.com.tr , www.gelisimbahcesi.com ve www.kisiseldunyam.com web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner215

banner124

banner154

banner126